29 Mayıs 2016 Pazar

Telefon Rehberi

Merhaba kuzen.


Herkesin elinde o çağa uygun cep telefonu var değil mi? Yani şu an kimse 3310 kullanmıyordur herhalde. En azından bunu okuyanların hiçbirinde o telefon yoktur diye düşünüyorum. Her neyse. Bu cep telefonları ilk çıktığı zamanlarda babam, 3510 almıştı kendine. Polifonik müziğe ilk geçiş zamanları desek daha iyi olur. Öyle bir şeydi ki bu telefon, renksiz ekran ama gerçeğe yakın ses çalıyordu. Ancak elle müzik yapamadığım için hiç haz etmemiştim.

Bende o zamanlar 3310 vardı aslanlar gibi. Elle melodi kodu yapabiliyordum ve bunu yapabilmek beni süper kahraman hissiyatıyla bütünleştiriyordu. Ehehe. İlk yaptığım müzik de Tarkan'ın Dudu şarksıydı. O dıt dıt sesiyle Kuzu Kuzu'yu dinlemek inanılmaz mutlu ediyordu beni. Çok saçma geldi değil mi?

Nostaljin bittiyse konuya giriyorum...

Çağ ne olursa olsun, o amına koyduğumun telefonunda numaraları kaydettiğin "Rehber" yeri var ya, orası hiç değişmiyor moruk. Yeni yeni sikimsonik ek zımbırtılar da konulsa da hâlâ aynı yani.
(bkz. Arayan kişinin fotoğrafı. Çok gerekli ya amına koyim.)


Belki aynı şeyleri yaşamışızdır bilmiyorum ama kendim için konuşuyorum, o telefon rehberinde öyle çok şey kaydetmişim ki, düşündükçe moralim bozuluyor.

İlk başlarda herkes herkesi kaydediyordu. Yanından geçse sadece selam verecek kadar muhabbeti olanlardan, aynı ortamda bir defa bulunacak samimiyete kadar hemen hemen herkes kaydediyordu numaralarını. 

Sonraları bu durum "hafıza doldu" uyarısı vermeye başlayınca, insanlar, artık sadece işine yarayanları kaydetmeye başladı ve vermediler numaralarını öyle hemen. Hâlâ da vardır öyleleri. Gerçi şu anda numarayı kim siker, anasının amı gibi uygulama yüklendi.

Ama bu telefon rehberi çok farklıdır. Atasıdır tüm sohbet uygulamalarının. Ecdada saygı eheh.

Ciddi olalım.

Bir zaman sonra telefon rehberin öyle bir hâl alıyor ki kuzen, içinde öyle numaralar, öyle insanlar oluyor ki sorma gitsin. (Sor yine de.)

Arada bir telefon rehberine girip parmağını üzerinde gezdirirken arayamasan da kayıtlı olan numaraları görünce hafif göt olmuyo değilsin. Çünkü rehberinin büyük bir kısmını arasan da açılmayacak, arasa da açamayacağın, ulaşamasan da silemeyeceğin, ararsa ayıp olmasın diye düşünüp zoraki duran numaralar oluşturacak. Bu çok kötü lan. Daha kötüsü var, "hafıza dolu" uyarsı verse de, ezberinde olan numaraları sileceksin, yine de bunlara dokunamayacaksın. Hattın değişse bile ilk onları kaydedeceksin.

Ama kayıt yeri telefon olmayacak asla. SIM kart olacak. Çünkü telefonun bozulma ihtimali var. Hani o "yha telefon değiştim, tüm numaralar gitti" diyen orospu çocukları var ya, o ihtimali bile düşünürsün, iyi tanırsın hatta onları. (ayna kadar yakındır)

En sonunda da telefon rehberin, herkesin birbirini tanıyıp sevdiği mahalleden, kimsenin birbirini tanımadığı (tanımazdan geldiği) ama herkesin birbirine yalandan selam vermesi gerektiği yapmacık apartman sakinlerine dönüyor anasını satayım.


Mesut Cihan Demirel.

23 Mayıs 2016 Pazartesi

Yarıda kesilen yazı

Şu an ölse, gidip cehennemin kapısının dibine oturup açılmasını bekleyecek derece umutsuz birinin yazdıklarını okuyosun. Varsa iki dal sigaran otur da bitirene kadar içimi dökeyim sana.

Merhaba.

Her şeyden önce bilmeni isterim ki, benim ağzım biraz bozuk, ona göre okumaya devam et. "Etme" dediğini duyar gibiyim, babaannem de aynını diyordu dedeme. Hatta bir arkadaşım, "İnsanlara küfretmek yerine neden Allah'a havale etmiyorsun?" diye sormuştu. "Çünkü" demiştim, "Allah'ı olana küfür etmiyorum."

Ama inan, şu anasını siktiğimin dünyasında konuşacak bir tane insan evladı bulsaydım, ne ilaçlara sığınırdım, ne de duvarların ardına saklanırdım.

Neyse konuya girelim. Tecrübe; "şimdi yaptıkların, ileride saçma gelir, hatta gülersin" der. Ama komik olan şudur; daha saçmalarını, büyüdükçe bile bile yaparsın. İnsansın, anla.

Yaşadıkça büyür, kazık yedikçe olgunlaşır ve hata yaptıkça tecrübe kazanırsın. Mecbursun moruk. Çünkü insan, doğuştan defoludur. Fark et...

Büyümek, olgunlaşmak ve tecrübe arasında sadece güven farkı vardır.

Yani anlayacağın, büyüdükçe her şeyin anlamının 
değişmesine "olgunlaşmak", olgunlaşmanın ifade biçimine de "tecrübe" denir.

Büyüdükçe, olgunlaştıkça ve tecrübe kazandıkça güveninden harcayacayacaksın. Çünkü hayatın ödeme biçimi, güvendir.


Buraya kadar anladık mı?
Anlamadık. Böyle sorunca aklıma ilkokuldaki matematik öğretmenim geldi. "Anlamayan var mı?" diye sorardı, hiç parmak kalkmayınca bu kez de "anlayan var mı?" şeklinde sorardı. Tabii yine sadece sınıftaki çalışkan olarak görülen fakat orijininde geri zekalı olanlar parmak kaldırırdı. Neyse. Herkesin en az bir kere kazık attığı olmuştur hayatında. İnkâr etme, ananı sikerim senin. Buna rağmen dürüstlük palavraları atar.


Peki, nedir dürüstlük?
Dürüstlük, yaptığın iyilikleri dillendirmek değildir. Kötü olduğunu bilip kabullenmek de değildir. Laf olsun diye insan içinde "hata bende" demek ama aslında prim kasmak hiç değildir. Asıl dürüstlük, yaptığın kötülüğün bile ardında olmaktır moruk. Yani dürüstlük kadar orospu çocuğu bir kelime yoktur. Çünkü ne kadar dürüst olursan, o kadar çok nefret edenin olur.

Neyse, sikerim, devam edemedim. O kadar hevesle başladım ki yazmaya, Nursen, yazdığı son şiiri atınca yazasım kaçtı. "Öyle bir şiir yazmış ki kuzen yeni kitaba, gözünüzün önünde ananıza tecavüz etseler böyle acıtmaz amına koyim." dedim.


Mesut Cihan Demirel.

19 Mayıs 2016 Perşembe

Atın intikamı

Merhaba.

Yine eski ve kısa bir anıyla karışık kusacam moruk. Elimi tut.

Dedem, çiftçi olduğu için büyük baş hayvanı çoktu. Gerçi T.C.D.D.'nda emekli olduktan sonra başlamıştı çiftçiliğe. Neyse. Daha yaşım dokuz. Gözlerimin önünde atımızı vurmuştu dedem. Çok ağlamıştım. Çünkü ilk defa ölümle tanışmıştım.

Dedem, çok soğuk kanlı adamdı. Kolu kopsa gülümserdi. Atı vurduktan sonra etkilendiğimi görünce de "bir gün herkes terk edecek seni, bunun en dürüst şekli ölüm olacak" demişti. Kızmıştım. Çok kızmıştım. Çünkü gözümün önünde atımızı vurmuştu. Yaklaşık dokuz yaşından on yedi yaşına kadar dedemin cani olduğunu düşünüyordum.

İçimde sıkışıp kalan o anı tam on yedi yaşında sordum dedeme. Yine böyle mayıs ayındaydık ve tam on dokuzuydu. "Neden öldürdün dede?" diye sorduğumda da hiç tereddüt etmedi "acı çekiyordu evladım" derken. Bu cevaptan sonra artık emindim cani olduğuna. "Ulan acı çekiyor diye öldürür mü?" şeklinde iç çekmiştim.


O günden sonra hep dedemin acı çekeceği anı kolladım moruk. Ama bu dedem, hiç acı çektiğini belli etmedi kuzen. Kısmi felç oldu, kanser oldu, organlarını söktüler, yirmi dört yaşındaki evladını ve seksen yaşındaki karısını aynı mezara koydular yine de acısını belli etmedi. Hayatımdaki en güçlü karakterdi. Bu nefret bir anda hayranlığa dönüşmüştü amına koyim. Peki, onu güçlü yapan neydi biliyo musun? Evet, kötü şeylerin olabileceğine inanmamasıydı onu güçlü yapan. Bunu da babaannemi mezara koyduktan sonra bana boş boş bakıp "neneni çıkarsana oğlum oradan, çay falan yapsın, misafir var baksana" diye çıkıştığında anladım. O an neyi düşündüm biliyo musun? Onun ata yaptığının aynısını ona yapmayı.

Olmadı.


Babaannemden ortalama 6 ay sonra dedem de öldü. Ama kızgınlığım ölmemişti. Sonra n'oldu biliyo musun moruk? Gözümün önünde öyle şeyler öldürüldü ki, yıllarca dedeme haksızlık ettim diye dönüp bu sefer de kendime kızdım...

Bu kadar.


Mesut Cihan Demirel.

20 Nisan 2016 Çarşamba

Çılgın Bediş ve Nuriye (Vol: 1)

Merhaba gadasını aldığım. Birazdan aşağıda okuyacağın olay ve olay kahramanları keşeke tamamen hayal ürünü olsaydı lan...




İlkokula giderken Nuriye diye bir kıza aşıktım. Ama sadece uzaktan seyrederdim moruk. Kızla bırak konuşmayı göz kontağı bile kuramazdım. Bakınca kızarır hemen tuvalete koşar ve yüzümü yıkardım. Çünkü çift haneli yaşların başındayken saçma sapan şeyleri birbirine benzetip çıkış yoluna aynı şekilde gitmeye çalışabilirsiniz. Ha işte o anlarda da yüzümü yıkamamın sebebi, annemin ateşi söndürmek için su kullanmasıydı. Yanan veya kızaran bölgeye soğuk su tamponlamak gerekiyor gibiydi benim için. Hani her pisliği temizlemede sarı bez kullanmak gibi düşün. Ama yüzümdeki kızarıklık gitmiyordu. Ne kadar sövmüştüm aynaya bakıp. Başaramayacağımı anlayınca da kafamı deve kuşu gibi eğip öyle girerdim sınıfa. Kafam önde yürümeye o zamanlarda alıştım lan galiba.

Neyse moruk, ben bir gün bu kızla konuşmaya karar verdim. Tabii önce evde deneme de yapıyorum kendimce. Aynaya bakıp sanki karşımda Nuriye varmışcasına hayal edip kendi kendime konuşuyorum. Fakat hayal ürünü olmasına rağmen kendimden bile utanıyorum amına koyim. Bir iki denemeden sonra kendime o büyülü sözü söyledim ve öptüm kendimi aynada. Ulan aynada yanağımı denk getirmeye çalışırken biri görse engelli zannederdi yemin ederim. Ehehe.

N'oldu peki?
Evdeki hesap çarşıya uymadı. Kızı görünce elim ayağıma dolaştı. Taktik değiştirip tam bir ay ters yönde yanından geçmeye çalıştım. Olmadı. Sanki sırat kötüsünden geçiyorum da kız dönüp "naber?" dese aklım çıkacak, ayağım kayıp cehenneme düşecektim.

Neyse uzatmıyım.
Bir arkadaşım, Nuriye'den hoşlandığını anlattı bana. Pür dikkat dinledim aşık olduğum kızdan hoşlanan arkadaşımı. Böyle Hemşo filminde kan davalısına kan veren Okan Bayülgen edasıyla dinledim moruk bildiğin. Allah'tan o da korkak çıktı da konuşamadı. Tabii çok fazla dayanamayıp "eve gideyim, babam kızmasın" gibi saçma bir bahaneyle uzaklaştım yanından. Eve gidene kadar da dudaklarımı yedim, yumruklarımı sıktım, arada koştum falan. Sonra da düşündüm. Yarın ilk iş gidip "Nuriye'den ben de hoşlanıyorum diyecem" dedim kendime. Hemen ardından da "ulan adam demeyecek mi, önce ben hoşlandım, sen arkadaşının hoşlandığı kıza nasıl aşık oluyon göt?" denklemini düşündüm. Denklem, diyorum çünkü sokakta bazı kurallar vardır ve bu kurallar Anayasa gibidir. İlk üç maddesi değişmez. Bunlardan biri de "bir kıza ilk kim aşık olursa, onundur. Bitti." Ya da "arkadaşının manitasıyla çıkamazsın." Biliyorum saçma ama doğru bir cümlesi yok bunun.

Eve geldim. O zamanlar Show Tv'de Çılgın Bediş dizisi vardı. Dizide Savaş Bediş'e, Bediş de Oktay'a aşıktı. Ulan eve geldiğimde kendimi Savaş gibi hissediyordum. Ama ben, daha sikindirik bir haldeydim, çünkü artık Nuriye ile konuşma fırsatım yoktu. Zaten kendimi zar zor ikna etmiştim, ama geri dönüş ilerlemekten daha çok koyuyordu, ilerlemek imkansız, hatta kanamalı olsa bile. Neyse konuyu dağıtmıyım, bu Savaş piçi öyle ulvi bir şey yaptı ki, resmen içime su serpti. O yüzümün kızarıklığını alamayan somut suyun üvey kardeşi (soyut olanı yani), şimdi beni yangından kurtarmıştı.

Bu Savaş, kendini sevmeyen kız (Bediş) için gitti kızın sevdiği adamla (Oktay) arasını yaptı amına koyim. Bu olayı da sadece Bediş'in "alocummükücüm" dediği kankası biliyordu. Bu Mükü, "neden yaptın bunu?" diye sordu Savaş reyize. Savaş reyiz de dedi ki, "Sevmek, sevdiğini mutlu görmektir, o mutluluğun içinde kendi olmasa bile!"

Ben de duyunca bunu, hücum emri almış yeni çeri gibi atağa geçtim. Ertesi gün, o hoşlanan çocuğa gittim dedim ki "senin için Nuriye ile konuşabilirim" bebe hiç "yok, olmaz" demedi amına koyim. Ders çıkışında gidip Nuriye'ye söyledim hoşlandığını. Kız, önce hafiften gülümsedi, sonra da "bi' düşüneyim" dedi...




Şimdilik bu kadar.




Mesut Cihan Demirel.

20 Mart 2016 Pazar

Müslüm

Merhaba, henüz ölmeyenler.

Müslüm, her sabah saat altı otuzda kalkmak için saatini ayarlıyordu. Ancak yediden önce yatağından çıkamıyordu. Çıkınca da ilk önce tuvalete gidiyor sonra da banyoya gidip traş oluyordu. Alışkanlık gereği dişlerini fırçalasa da kahvaltı yapmaya bile vakit bulamadan çıkıyordu evinden. Çünkü 7:30'da servise binmesi gerekiyordu.

Akşam beşte mesaisini bitiren Müslüm, çarşıdan eve gelene kadar yüzlerce insan görse de hiçbirine bakmıyordu. Hatta bir dilencinin yanından geçerken "Allah rızası için..." cümlesini duyar duymaz, yanında arkadaşı da varsa "bu piçler, bir silkelensin var ya, senden benden zengin çıkar amına koyim" geyiğini yapardı hemen.

Yeri gelmişken, dinine de çok bağlı olan Müslüm, sırf müslümanlık propagandası yapan bir partiye oy verdiği için içi çok rahattı. Çünkü Allah korkusu olan bir kimse, insanları kandıramazdı ona göre. Dilenciler hariç. (Afrika, dahil mi?)

Not: takım elbise giyerseniz, karşınızdakini daha çabuk kandırabilirsiniz.

Günde sekiz saat çalışan Müslüm, eve geldiğinde çok yorgun olurdu. Yemeğini yer, inandığı kanalların haberlerini seyreder, karşıt görüşlü gruplara küfreder, sosyal hesaplarından duyarlı görünmek için uğraşır ve yatağına huzurla geçip uyurdu.

Günleri rutin ve monoton geçen Müslüm, on katlı apartmanın beşinci katındaki dairede kalıyordu. Bir haftasonu, kuryenin kapısını çalmasıyla sinir bir şekilde uyandı. İzin günlerinde erken kalkmak zulümdür çünkü. Kurye, "Belgin Durmaz, bu blokta mı kalıyor?" diye sordu. Müslüm, "bilmiyorum!" cevabını verdi sertçe. Kurye, olumsuz yanıtı alınca özür dileyip gitti.

Müslüm, bir gün işten eve geldiğinde apartman önüdeki kalabalığı gördü. Ne olduğunu sorduğunda, yan dairede kalan Belgin Durmaz'ın bir manyak tarafından bıçaklanarak öldürüldüğünü öğrendi.

Üzülmüş gibi yaparak kalabalıktan sıyrılıp evine girdi. Sosyal medya hesabından kadın cinayetine tepki göstermesi gerektiğini düşünüp "kadına şiddet uygulayanın anasını sikeyim!" tarzıda bir paylaşım yaptı.

Artık tüm tepkisini sosyal medyadan veren Müslüm, vicdanını böyle serinletiyordu ve çok rahat hissediyordu. Çünkü hiçbir şey yapmadan çok şey yapmış gibi görünüyordu. (Gizli forvet misin, Alex'in koşanı mısın; amın feryadı?)

....

Hikayeyi uzatacaktım da vazgeçtim moruk. Fakat anlatmak istediğim şeyin tek bir mesajı var. Sahte duyarlı olmak.

Birbirimizi hiç kandırmayalım kardeşim. Hepimizin ispatlamaya çalıştığı güzel, gizlemeye uğraştığı çirkin yüzü var çünkü. Şu güya hesaplı tarifeleri ballandıra ballandıra anlattıkları sim kart reklamlarını hatırlıyorsun değil mi? Ha işte o ıspatlamaya çalıştığın iyi yüzünü temsil ediyor. Gizlemeye uğraştığın kötü yüzünü de, aynı reklamdaki alttan hızlıca geçen küçücük yazılar temsil ediyor. Herkes onu görüyor ancak ispatlama derdine bakıyorlar. Gerçi sonradan anlıyorsun, faturana sapladıkları o küçük yazıların ne kadar önemli olduğunu.

Dışarı çıkarken telefonunun kulaklığını takıp müzik dinliyor musun?
"Evet, mi?"

Her neyse. Bu sosyal medyanın sana neyi dayattığını biliyor musun? Bir gün önce ölse umurunda olmayacak insanlar için gereğinden fazla duyarlı olmaya çalışmayı.

Peki, bu duyarlı olma çabası neye yol açar?
İspat etmek için yırtılırken gerçeği gözardı edersin. Yani olduğun gibi görünmek için değil de olmadığın gibi görünmek için uğraşırsın, rol yaparsın. Hatta öyle ki, yapay dünyada gerçek acı çekersin.

O nedenle, toplum baskısını sosyal medyada daha fazla hissedersin. Çünkü normalde arkadaş arasında çok küfür eden ortalama bir dalyarak, sosyal platformlarda küfrün ne olduğunu unutma derecesine gelebilir. Bu görünmez baskı, her dişiye sik kaldıran herifleri dindar yapar, feminist yapar, yeri gelir namus bekçisi bile yapar. Bir gün öncesinde anılarını anlatırken askerliğe söveni, bir anda gereğinden fazla vatansever yapar. Cebinde bıçak olmadan gezmeyeni delikanlı yapar. Hatta gazetenin sadece spor ve magazin bölümünü okuyanını kitap kurdu yapar. Listem uzar böyle...

Yapar yapmasına da, bunlardan haberi olmayan sen, bunları bildiğin anda aynı şeyleri yapma gereği duyarsın. Ama boş kuzen, vallah billah boş. İki geri zekalı övsün diye kendinden verme. Anasını sikeyim "ne geldiyse iyi niyetimden geldi" deyip, bunu bize inandırmaya çalışan sosyal medya kullanıcısının!

Düşünse oğlum, nene hatunu bir dakika. Kadın; senin "gerekirse ölürüm" deyip, kısa dönem askerlik için açıköğretimden sikindirik bir bölüm okumayı düşündüğün lakin en fazla tecilini bozdurabilmeni sağlayan bu vatanseverliğini ispat derdinin yanında, sadece bayrak için neler yapmış. Peki, bunu kendi mi dillendirdi? "Bakın bakın, vatan için oğlumu öldürüyorum" yaygarası mı yaptı? Geceleri tanımadığın kızlara "selam" yaz diye mi öldü ceddin, orospu çocuğu? Ananı sikerim, kendine gel!


Hâlâ anlamadıysan, topluma yaranmak uğruna gerçek düşüncelerini gizleme, diyorum. Çünkü hayatın boyunca kimseye yaranamazsın.

Çok uzattım.
Dur, bitiyor.

Duyarlı olmak ile suçluluk hissi arasındaki bu ince çizgiyi nasıl fark eder bizim Müslüm, biliyor musun; yan komşusunun derdini siklemeyen Müslüm'ün, ömründe bir kere bile görmediği, adını dahi bilmediği insanlar için yardım ve destek propagandası yaptığını idrak ettiğinde.

Bak kuzen, benim hayatımda öyle çok dert yandığım kimsem yok. Tamam, değer verdiğim ve sevdiğim insanlar var ama ne bileyim, konuşup içimi döktüğüm, yanında ağladığım... anla işte amına koyim. Bi' burası var işte rahatça döküldüğüm, içimden geldiği gibi yardırdığım, küfrettiğim falan. O yüzden eğer okuyosan, sana lisede az tokatını yemediğim Mehmet hocanın bana emanet ettiği güzel bir cümleyi söylemek istiyorum. Derdi ki, "bir şeyler olduğu için değişme, değiştiğin için bir şeyler olsun." Yani moruk, değişen değil değiştiren ol. Çünkü sadece zeki insanlar, bir toplumu değiştirebilir. Ha bir de "güven, facebook şifresini vermek değil" diyelerin amına koyim. Oh be. Heheheh.

Şimdi çıkar o kulaklığı da etrafına bak.

Anladın mı?


Mesut Cihan Demirel.

13 Mart 2016 Pazar

Tespit (Vol. 2)

Merhaba moruklar.

Bu yazıda, en az üç yıl önce bir yerlere yazdığım kısa aforizma ve tespitsel cümleleri paylaşacam. Boşluklu olsa da uyumlu şekilde yerleştirmeye çalışıp okumayı kolaylaştıracam...

Hayatın boks maçından tek farkı, yumruklarını görememendir.

Ve aynı hayat, sevdiklerine yumruk atar, ama yere yığılan yine sensindir.

Senin içinden ettiğin küfür, başkasına edilmiş en farklı evlenme teklifidir.

Güven, sevgiden daha büyüktür. Ama unutma, büyük yapıtların yıkımı daha kötüdür.

Tekrarı olup da tedavisi mümkün olmayan tek hastalık, kaybetmektir.

Kürtçe konuşana bölücü gözüyle bakarlar, İngilizceyi İngiliz gibi konuşmaya çalışana hayran kalırlar.

Türkçe konuştuğun halde seni anlamayanlar, yabancı şarkılarda gözyaşlarına hakim olamazlar.

Hitap şeklini unvanlar belirler, davranışı elbiseler.

İçine atmak ile içinden atmak arasındaki köprüye, intihar denir.

Kalp, sadece uyurken kırılmaz.

İnsan, düşünme yeteneğini sorunlarının bittiği yerde kaybeder.

Dünyada, Allah dışında herkes hesap sorar.

İnsan, sadece işinin düştüğüne peygamber gibi davranır.

Bu minvalde de, insanların işine yaradığı kadar değerlisindir.

Hiç kimse, korkan birinin aldığı nefes kadar içten olamaz.

Büyük bir felaketle tanışmadığın sürece hayatın ucuzluğunu kavrayamazsın.

İnsan; kendine değen şeyleri içine atar, ama içine attıkları birbirine asla değmez.


Tanrı kızı yarattı, Adem kadın yaptı. Ve ilk kan davası o gün başladı.

Allah inancının temelinde cehennem korkusu yatar. Ve cehenneme gitme korkusu, Allah inancını ikiye katlar.

Fakat ölüm korkusunun tesellisi inançlı olmaya çalışmaktır.

Dikkatli bakarsan, din için her şey yapılır, hatta insan bile öldürülür. Ancak Allah için hiçbir şey yapılmaz.

İlk icat, zamana aittir.

Geçmiş nekrofili, gelecek pedofilidir.

"Hoşça kal" veda değil, iki insanın birbirine aynı anda verdikleri kendilerinin ölüm haberidir.

Hayalleri olan, özgür değildir.

Kusur, kusur aramayla başlar.

O nedenle, ne söylediğinle değil ne olduğunla ilgilenirler.

Hep yapraklar dökülüp düşer ama ağaçlar öksüz kalır.

"İnsanları, sevdikleri öldürür" derler, ama yaralayanları görmezden gelirler.

Tanrı; hem dert koleksiyoncusudur, dua mezarlığında. Hem de inanç korkuluğudur, günah tarlasında.

Hayatına giren bazı insanların isimlerini unutabilmen için "Küfür günahtır" demişlerdir.

Her şeyin iyi başlayıp kötü bittiğini görünce "acaba" diyorsun, "Allah, dünya inşaatının usta başılığını şeytana mı yaptırdı?"

İnsanlar, ayıkken yalan, ayrılırken doğruyu, sarhoşken içine attıklarını söyler.

Evrim teorisinin kanıtlarından biri de, "tipe bak çay demle" deyip küçümsediğimiz çayın, şimdilerde çok değerli olmasıdır.

Küfür, bazı insanlara elbiselerinden daha çok yakışır. O nedenle ben, giderim küfrüm kalır. Dostların kulakları çınlasın. (Aşık Veysel'e öykündüm)

Kendini üzmekten vazgeç. Çünkü bunu yapmak için dostların var.

Bazı insanların (t)ek işi, yanındakileri satmaktır.

"Yalnızım" dediğinde değil, "yalnız değilsin" dediklerinde yalnız olduğunu anlarsın.

Peki, birini evinden aldırmak, kürtaj sayılır mı?

Sonuncu şakaydı.


Mesut Cihan Demirel.

10 Mart 2016 Perşembe

Harbi Kız'lı Kral FM anısı

Merhaba.

Moruk, başımdan geçen garip ve trajikomik bir anıyı seninle paylaşmak istiyorum.

Başlıyorum:


Eskiden otobüslerde genelde Kral FM'mi tercih ederdi şoförler. O yüzden gideceğin yere kadar arabesk dinlemekten tribe girer ve iner inmez de içme isteği duyardın.

Neyse baba, bir gün servisi kaçırmıştım ve belediye otobüsüyle işe gitmek zorunda kalmıştım. Yine Kral FM açıktı ve Vj de Harbi Kız'dı. Ben, otobüse binince en arka cam tarafını tercih ederim. O gün de alışkanlık gereği öyle yapmıştım. Ancak ne yazık ki, otobüsün hoparlör kısmı benim oturduğum koltuğun tam tavanındaydı.

Beşli koltuğun şoför tarafında ben vardım, kapı tarafından bana doğru olan üç koltukta yaşlı üç adam vardı. Bir sonraki durakta, benim sağımdaki boş koltuğa da bir üniversite öğrencisi oturdu.

Bu sırada da radyoda, Ahmet Kaya'nın Uğurlar Ola şarkısı çalmaya başladı. Ahmet Kaya, daha şarkıya girer girmez sağımdaki bebe, hemen küfür etmeye başladı.

Yok efendim Pkk'ya yazdığı şarkıya bak, gerillasına asker diyor falan diye bık bık söylenmeye başladı... çocuk sesini yükseltip girişmeye devam ederken, hızını alamayıp birden şoföre "şu vatan haininin şarkısını kapatsana kaptan, rahatsız oluyorum" diye seslendi. Şoför, hiç ikiletmeden değişti kanalı ve değiştiği kanalda ise bu sefer İbrahim Tatlıses çalıyordu. Bir an dönüp çocuğa baktım. Yüzünde, vatanı kurtarmanın vermiş olduğu haklı gurur vardı ona göre. Bunu da değişen şarkıya eşlik ederek perçinliyordu.

Derin bir nefes çekip çocuğa döndüm. Dedim ki, "kardeş, demin kapattırdığın Ahmet Kaya'nın bestelediği Cenk Marşı şiiri kime ait biliyor musun?" Çocuk, hiç tereddüt etmeden "kendi gibi vatan haini bir şerefsize aittir" diye çıkıştı. Ben belki anlar diye tekrar "eşele bir yerleri örten karı, ot değil onlar dedenin saçları... derken neyi kastetmiş olabilir ki?" dedim, daha yumuşak bir ifadeyle. Yine tereddütsüz şekilde "kardeş, sen de mi vatan hainisin amına koyim, anlamadım ki; bana onu mu savunuyon?" dedi.

Karşımda o kadar boş bir insan vardı ki, düşünsel bir cümle deseydim izahı veya geri toparlaması çok zor olurdu. O nedenle direkt sonuca yönelik bir hamle yapıp satrançta "şah!" anlamına gelen bir cümle kurmalıydım. Ses tonuma tebessüm cilalayıp "kardeşim" dedim, "bu şiir, istiklâl şairi Mehmet Akif Ersoy'a aittir. Kim için yazdığını da araştırırsın bi' zahmet."


Çocuk, donuk donuk yüzüme baktı. Bu arada da, İbrahim Tatlıses de yerin Mahsun Kırmızıgül'e bırakmış ve o da iç sesimi dışa yansıtır gibi otobüsün içine haykırıyordu "yoruldum artık..." diye.


Hayatın boyunca dünyanın hiçbir şifresini çözemeyeceksin, bunu biliyorsun. Hatta bildiğin şeyler, bilmediklerinin yanında görülmeyecek kadar az olacak. Ancak lütfen biraz objektif olmaya çalış. Doğruyu ve gerçeği kimin söylediğinden yola çıkarak arama. Çünkü doğru, hiç ummadığın birinin ağzından dökülebilir, bu gerçeği asla unutma. Ve ne olur, geçmişini, tarihini ve sana doğru diye dayatınlan her şeyi sorgula.

Neden araştırıp sorgulamalısın, biliyor musun? Bir örnekle anlatayım hemen. Bak kuzen, müslüman olan birine ejderhalara inanıp inanmadığını sorarsan, yüzde doksan inanmadığını söyler. Sonra da ona Araf suresinin 107'nci ayetinde ejderhadan bahsedildiğini söylersen, en mantıklı cevabı "Allah diyorsa vardır" olur. Ha işte, sırf bilmediğin her sorunun cevabına  köşeye sıkışıtığında aklına geldiğini ispatlar gibi "Allah" dememek için araştırıp sorgula.

Çünkü yalan söyleyerek, gerçek düşünceni gizleyerek, tepkiden korkarak, inanmadığın her şeyi sırf çoğunluk için kabullenerek, boyun eğerek, susarak, araştırmayarak ve düşünmeyerek çok uzun süre yaşayabilirsin. Ancak bu süre zarfında sadece nefes alırsın.

Ve Attila İlhan'ın, An gelir şiirinde dediği gibi "...pişman ölür"-sün; Edison gibi, Firavun kadar!

Anlıyor musun?


Mesut Cihan Demirel.