Merhaba, henüz ölmeyenler.
Müslüm, her sabah saat altı otuzda kalkmak için saatini ayarlıyordu. Ancak yediden önce yatağından çıkamıyordu. Çıkınca da ilk önce tuvalete gidiyor sonra da banyoya gidip traş oluyordu. Alışkanlık gereği dişlerini fırçalasa da kahvaltı yapmaya bile vakit bulamadan çıkıyordu evinden. Çünkü 7:30'da servise binmesi gerekiyordu.
Akşam beşte mesaisini bitiren Müslüm, çarşıdan eve gelene kadar yüzlerce insan görse de hiçbirine bakmıyordu. Hatta bir dilencinin yanından geçerken "Allah rızası için..." cümlesini duyar duymaz, yanında arkadaşı da varsa "bu piçler, bir silkelensin var ya, senden benden zengin çıkar amına koyim" geyiğini yapardı hemen.
Yeri gelmişken, dinine de çok bağlı olan Müslüm, sırf müslümanlık propagandası yapan bir partiye oy verdiği için içi çok rahattı. Çünkü Allah korkusu olan bir kimse, insanları kandıramazdı ona göre. Dilenciler hariç. (Afrika, dahil mi?)
Not: takım elbise giyerseniz, karşınızdakini daha çabuk kandırabilirsiniz.
Günde sekiz saat çalışan Müslüm, eve geldiğinde çok yorgun olurdu. Yemeğini yer, inandığı kanalların haberlerini seyreder, karşıt görüşlü gruplara küfreder, sosyal hesaplarından duyarlı görünmek için uğraşır ve yatağına huzurla geçip uyurdu.
Günleri rutin ve monoton geçen Müslüm, on katlı apartmanın beşinci katındaki dairede kalıyordu. Bir haftasonu, kuryenin kapısını çalmasıyla sinir bir şekilde uyandı. İzin günlerinde erken kalkmak zulümdür çünkü. Kurye, "Belgin Durmaz, bu blokta mı kalıyor?" diye sordu. Müslüm, "bilmiyorum!" cevabını verdi sertçe. Kurye, olumsuz yanıtı alınca özür dileyip gitti.
Müslüm, bir gün işten eve geldiğinde apartman önüdeki kalabalığı gördü. Ne olduğunu sorduğunda, yan dairede kalan Belgin Durmaz'ın bir manyak tarafından bıçaklanarak öldürüldüğünü öğrendi.
Üzülmüş gibi yaparak kalabalıktan sıyrılıp evine girdi. Sosyal medya hesabından kadın cinayetine tepki göstermesi gerektiğini düşünüp "kadına şiddet uygulayanın anasını sikeyim!" tarzıda bir paylaşım yaptı.
Artık tüm tepkisini sosyal medyadan veren Müslüm, vicdanını böyle serinletiyordu ve çok rahat hissediyordu. Çünkü hiçbir şey yapmadan çok şey yapmış gibi görünüyordu. (Gizli forvet misin, Alex'in koşanı mısın; amın feryadı?)
....
Hikayeyi uzatacaktım da vazgeçtim moruk. Fakat anlatmak istediğim şeyin tek bir mesajı var. Sahte duyarlı olmak.
Birbirimizi hiç kandırmayalım kardeşim. Hepimizin ispatlamaya çalıştığı güzel, gizlemeye uğraştığı çirkin yüzü var çünkü. Şu güya hesaplı tarifeleri ballandıra ballandıra anlattıkları sim kart reklamlarını hatırlıyorsun değil mi? Ha işte o ıspatlamaya çalıştığın iyi yüzünü temsil ediyor. Gizlemeye uğraştığın kötü yüzünü de, aynı reklamdaki alttan hızlıca geçen küçücük yazılar temsil ediyor. Herkes onu görüyor ancak ispatlama derdine bakıyorlar. Gerçi sonradan anlıyorsun, faturana sapladıkları o küçük yazıların ne kadar önemli olduğunu.
Dışarı çıkarken telefonunun kulaklığını takıp müzik dinliyor musun?
"Evet, mi?"
Her neyse. Bu sosyal medyanın sana neyi dayattığını biliyor musun? Bir gün önce ölse umurunda olmayacak insanlar için gereğinden fazla duyarlı olmaya çalışmayı.
Peki, bu duyarlı olma çabası neye yol açar?
İspat etmek için yırtılırken gerçeği gözardı edersin. Yani olduğun gibi görünmek için değil de olmadığın gibi görünmek için uğraşırsın, rol yaparsın. Hatta öyle ki, yapay dünyada gerçek acı çekersin.
O nedenle, toplum baskısını sosyal medyada daha fazla hissedersin. Çünkü normalde arkadaş arasında çok küfür eden ortalama bir dalyarak, sosyal platformlarda küfrün ne olduğunu unutma derecesine gelebilir. Bu görünmez baskı, her dişiye sik kaldıran herifleri dindar yapar, feminist yapar, yeri gelir namus bekçisi bile yapar. Bir gün öncesinde anılarını anlatırken askerliğe söveni, bir anda gereğinden fazla vatansever yapar. Cebinde bıçak olmadan gezmeyeni delikanlı yapar. Hatta gazetenin sadece spor ve magazin bölümünü okuyanını kitap kurdu yapar. Listem uzar böyle...
Yapar yapmasına da, bunlardan haberi olmayan sen, bunları bildiğin anda aynı şeyleri yapma gereği duyarsın. Ama boş kuzen, vallah billah boş. İki geri zekalı övsün diye kendinden verme. Anasını sikeyim "ne geldiyse iyi niyetimden geldi" deyip, bunu bize inandırmaya çalışan sosyal medya kullanıcısının!
Düşünse oğlum, nene hatunu bir dakika. Kadın; senin "gerekirse ölürüm" deyip, kısa dönem askerlik için açıköğretimden sikindirik bir bölüm okumayı düşündüğün lakin en fazla tecilini bozdurabilmeni sağlayan bu vatanseverliğini ispat derdinin yanında, sadece bayrak için neler yapmış. Peki, bunu kendi mi dillendirdi? "Bakın bakın, vatan için oğlumu öldürüyorum" yaygarası mı yaptı? Geceleri tanımadığın kızlara "selam" yaz diye mi öldü ceddin, orospu çocuğu? Ananı sikerim, kendine gel!
Hâlâ anlamadıysan, topluma yaranmak uğruna gerçek düşüncelerini gizleme, diyorum. Çünkü hayatın boyunca kimseye yaranamazsın.
Çok uzattım.
Dur, bitiyor.
Duyarlı olmak ile suçluluk hissi arasındaki bu ince çizgiyi nasıl fark eder bizim Müslüm, biliyor musun; yan komşusunun derdini siklemeyen Müslüm'ün, ömründe bir kere bile görmediği, adını dahi bilmediği insanlar için yardım ve destek propagandası yaptığını idrak ettiğinde.
Bak kuzen, benim hayatımda öyle çok dert yandığım kimsem yok. Tamam, değer verdiğim ve sevdiğim insanlar var ama ne bileyim, konuşup içimi döktüğüm, yanında ağladığım... anla işte amına koyim. Bi' burası var işte rahatça döküldüğüm, içimden geldiği gibi yardırdığım, küfrettiğim falan. O yüzden eğer okuyosan, sana lisede az tokatını yemediğim Mehmet hocanın bana emanet ettiği güzel bir cümleyi söylemek istiyorum. Derdi ki, "bir şeyler olduğu için değişme, değiştiğin için bir şeyler olsun." Yani moruk, değişen değil değiştiren ol. Çünkü sadece zeki insanlar, bir toplumu değiştirebilir. Ha bir de "güven, facebook şifresini vermek değil" diyelerin amına koyim. Oh be. Heheheh.
Şimdi çıkar o kulaklığı da etrafına bak.
Anladın mı?
Mesut Cihan Demirel.
20 Mart 2016 Pazar
13 Mart 2016 Pazar
Tespit (Vol. 2)
Merhaba moruklar.
Bu yazıda, en az üç yıl önce bir yerlere yazdığım kısa aforizma ve tespitsel cümleleri paylaşacam. Boşluklu olsa da uyumlu şekilde yerleştirmeye çalışıp okumayı kolaylaştıracam...
Hayatın boks maçından tek farkı, yumruklarını görememendir.
Ve aynı hayat, sevdiklerine yumruk atar, ama yere yığılan yine sensindir.
Senin içinden ettiğin küfür, başkasına edilmiş en farklı evlenme teklifidir.
Güven, sevgiden daha büyüktür. Ama unutma, büyük yapıtların yıkımı daha kötüdür.
Tekrarı olup da tedavisi mümkün olmayan tek hastalık, kaybetmektir.
Kürtçe konuşana bölücü gözüyle bakarlar, İngilizceyi İngiliz gibi konuşmaya çalışana hayran kalırlar.
Türkçe konuştuğun halde seni anlamayanlar, yabancı şarkılarda gözyaşlarına hakim olamazlar.
Hitap şeklini unvanlar belirler, davranışı elbiseler.
İçine atmak ile içinden atmak arasındaki köprüye, intihar denir.
Kalp, sadece uyurken kırılmaz.
İnsan, düşünme yeteneğini sorunlarının bittiği yerde kaybeder.
Dünyada, Allah dışında herkes hesap sorar.
İnsan, sadece işinin düştüğüne peygamber gibi davranır.
Bu minvalde de, insanların işine yaradığı kadar değerlisindir.
Hiç kimse, korkan birinin aldığı nefes kadar içten olamaz.
Büyük bir felaketle tanışmadığın sürece hayatın ucuzluğunu kavrayamazsın.
İnsan; kendine değen şeyleri içine atar, ama içine attıkları birbirine asla değmez.
Tanrı kızı yarattı, Adem kadın yaptı. Ve ilk kan davası o gün başladı.
Allah inancının temelinde cehennem korkusu yatar. Ve cehenneme gitme korkusu, Allah inancını ikiye katlar.
Fakat ölüm korkusunun tesellisi inançlı olmaya çalışmaktır.
Dikkatli bakarsan, din için her şey yapılır, hatta insan bile öldürülür. Ancak Allah için hiçbir şey yapılmaz.
İlk icat, zamana aittir.
Geçmiş nekrofili, gelecek pedofilidir.
"Hoşça kal" veda değil, iki insanın birbirine aynı anda verdikleri kendilerinin ölüm haberidir.
Hayalleri olan, özgür değildir.
Kusur, kusur aramayla başlar.
O nedenle, ne söylediğinle değil ne olduğunla ilgilenirler.
Hep yapraklar dökülüp düşer ama ağaçlar öksüz kalır.
"İnsanları, sevdikleri öldürür" derler, ama yaralayanları görmezden gelirler.
Tanrı; hem dert koleksiyoncusudur, dua mezarlığında. Hem de inanç korkuluğudur, günah tarlasında.
Hayatına giren bazı insanların isimlerini unutabilmen için "Küfür günahtır" demişlerdir.
Her şeyin iyi başlayıp kötü bittiğini görünce "acaba" diyorsun, "Allah, dünya inşaatının usta başılığını şeytana mı yaptırdı?"
İnsanlar, ayıkken yalan, ayrılırken doğruyu, sarhoşken içine attıklarını söyler.
Evrim teorisinin kanıtlarından biri de, "tipe bak çay demle" deyip küçümsediğimiz çayın, şimdilerde çok değerli olmasıdır.
Küfür, bazı insanlara elbiselerinden daha çok yakışır. O nedenle ben, giderim küfrüm kalır. Dostların kulakları çınlasın. (Aşık Veysel'e öykündüm)
Kendini üzmekten vazgeç. Çünkü bunu yapmak için dostların var.
Bazı insanların (t)ek işi, yanındakileri satmaktır.
"Yalnızım" dediğinde değil, "yalnız değilsin" dediklerinde yalnız olduğunu anlarsın.
Peki, birini evinden aldırmak, kürtaj sayılır mı?
Sonuncu şakaydı.
Mesut Cihan Demirel.
Bu yazıda, en az üç yıl önce bir yerlere yazdığım kısa aforizma ve tespitsel cümleleri paylaşacam. Boşluklu olsa da uyumlu şekilde yerleştirmeye çalışıp okumayı kolaylaştıracam...
Hayatın boks maçından tek farkı, yumruklarını görememendir.
Ve aynı hayat, sevdiklerine yumruk atar, ama yere yığılan yine sensindir.
Senin içinden ettiğin küfür, başkasına edilmiş en farklı evlenme teklifidir.
Güven, sevgiden daha büyüktür. Ama unutma, büyük yapıtların yıkımı daha kötüdür.
Tekrarı olup da tedavisi mümkün olmayan tek hastalık, kaybetmektir.
Kürtçe konuşana bölücü gözüyle bakarlar, İngilizceyi İngiliz gibi konuşmaya çalışana hayran kalırlar.
Türkçe konuştuğun halde seni anlamayanlar, yabancı şarkılarda gözyaşlarına hakim olamazlar.
Hitap şeklini unvanlar belirler, davranışı elbiseler.
İçine atmak ile içinden atmak arasındaki köprüye, intihar denir.
Kalp, sadece uyurken kırılmaz.
İnsan, düşünme yeteneğini sorunlarının bittiği yerde kaybeder.
Dünyada, Allah dışında herkes hesap sorar.
İnsan, sadece işinin düştüğüne peygamber gibi davranır.
Bu minvalde de, insanların işine yaradığı kadar değerlisindir.
Hiç kimse, korkan birinin aldığı nefes kadar içten olamaz.
Büyük bir felaketle tanışmadığın sürece hayatın ucuzluğunu kavrayamazsın.
İnsan; kendine değen şeyleri içine atar, ama içine attıkları birbirine asla değmez.
Tanrı kızı yarattı, Adem kadın yaptı. Ve ilk kan davası o gün başladı.
Allah inancının temelinde cehennem korkusu yatar. Ve cehenneme gitme korkusu, Allah inancını ikiye katlar.
Fakat ölüm korkusunun tesellisi inançlı olmaya çalışmaktır.
Dikkatli bakarsan, din için her şey yapılır, hatta insan bile öldürülür. Ancak Allah için hiçbir şey yapılmaz.
İlk icat, zamana aittir.
Geçmiş nekrofili, gelecek pedofilidir.
"Hoşça kal" veda değil, iki insanın birbirine aynı anda verdikleri kendilerinin ölüm haberidir.
Hayalleri olan, özgür değildir.
Kusur, kusur aramayla başlar.
O nedenle, ne söylediğinle değil ne olduğunla ilgilenirler.
Hep yapraklar dökülüp düşer ama ağaçlar öksüz kalır.
"İnsanları, sevdikleri öldürür" derler, ama yaralayanları görmezden gelirler.
Tanrı; hem dert koleksiyoncusudur, dua mezarlığında. Hem de inanç korkuluğudur, günah tarlasında.
Hayatına giren bazı insanların isimlerini unutabilmen için "Küfür günahtır" demişlerdir.
Her şeyin iyi başlayıp kötü bittiğini görünce "acaba" diyorsun, "Allah, dünya inşaatının usta başılığını şeytana mı yaptırdı?"
İnsanlar, ayıkken yalan, ayrılırken doğruyu, sarhoşken içine attıklarını söyler.
Evrim teorisinin kanıtlarından biri de, "tipe bak çay demle" deyip küçümsediğimiz çayın, şimdilerde çok değerli olmasıdır.
Küfür, bazı insanlara elbiselerinden daha çok yakışır. O nedenle ben, giderim küfrüm kalır. Dostların kulakları çınlasın. (Aşık Veysel'e öykündüm)
Kendini üzmekten vazgeç. Çünkü bunu yapmak için dostların var.
Bazı insanların (t)ek işi, yanındakileri satmaktır.
"Yalnızım" dediğinde değil, "yalnız değilsin" dediklerinde yalnız olduğunu anlarsın.
Peki, birini evinden aldırmak, kürtaj sayılır mı?
Sonuncu şakaydı.
Mesut Cihan Demirel.
10 Mart 2016 Perşembe
Harbi Kız'lı Kral FM anısı
Merhaba.
Moruk, başımdan geçen garip ve trajikomik bir anıyı seninle paylaşmak istiyorum.
Başlıyorum:
Eskiden otobüslerde genelde Kral FM'mi tercih ederdi şoförler. O yüzden gideceğin yere kadar arabesk dinlemekten tribe girer ve iner inmez de içme isteği duyardın.
Neyse baba, bir gün servisi kaçırmıştım ve belediye otobüsüyle işe gitmek zorunda kalmıştım. Yine Kral FM açıktı ve Vj de Harbi Kız'dı. Ben, otobüse binince en arka cam tarafını tercih ederim. O gün de alışkanlık gereği öyle yapmıştım. Ancak ne yazık ki, otobüsün hoparlör kısmı benim oturduğum koltuğun tam tavanındaydı.
Beşli koltuğun şoför tarafında ben vardım, kapı tarafından bana doğru olan üç koltukta yaşlı üç adam vardı. Bir sonraki durakta, benim sağımdaki boş koltuğa da bir üniversite öğrencisi oturdu.
Bu sırada da radyoda, Ahmet Kaya'nın Uğurlar Ola şarkısı çalmaya başladı. Ahmet Kaya, daha şarkıya girer girmez sağımdaki bebe, hemen küfür etmeye başladı.
Yok efendim Pkk'ya yazdığı şarkıya bak, gerillasına asker diyor falan diye bık bık söylenmeye başladı... çocuk sesini yükseltip girişmeye devam ederken, hızını alamayıp birden şoföre "şu vatan haininin şarkısını kapatsana kaptan, rahatsız oluyorum" diye seslendi. Şoför, hiç ikiletmeden değişti kanalı ve değiştiği kanalda ise bu sefer İbrahim Tatlıses çalıyordu. Bir an dönüp çocuğa baktım. Yüzünde, vatanı kurtarmanın vermiş olduğu haklı gurur vardı ona göre. Bunu da değişen şarkıya eşlik ederek perçinliyordu.
Derin bir nefes çekip çocuğa döndüm. Dedim ki, "kardeş, demin kapattırdığın Ahmet Kaya'nın bestelediği Cenk Marşı şiiri kime ait biliyor musun?" Çocuk, hiç tereddüt etmeden "kendi gibi vatan haini bir şerefsize aittir" diye çıkıştı. Ben belki anlar diye tekrar "eşele bir yerleri örten karı, ot değil onlar dedenin saçları... derken neyi kastetmiş olabilir ki?" dedim, daha yumuşak bir ifadeyle. Yine tereddütsüz şekilde "kardeş, sen de mi vatan hainisin amına koyim, anlamadım ki; bana onu mu savunuyon?" dedi.
Karşımda o kadar boş bir insan vardı ki, düşünsel bir cümle deseydim izahı veya geri toparlaması çok zor olurdu. O nedenle direkt sonuca yönelik bir hamle yapıp satrançta "şah!" anlamına gelen bir cümle kurmalıydım. Ses tonuma tebessüm cilalayıp "kardeşim" dedim, "bu şiir, istiklâl şairi Mehmet Akif Ersoy'a aittir. Kim için yazdığını da araştırırsın bi' zahmet."
Çocuk, donuk donuk yüzüme baktı. Bu arada da, İbrahim Tatlıses de yerin Mahsun Kırmızıgül'e bırakmış ve o da iç sesimi dışa yansıtır gibi otobüsün içine haykırıyordu "yoruldum artık..." diye.
Hayatın boyunca dünyanın hiçbir şifresini çözemeyeceksin, bunu biliyorsun. Hatta bildiğin şeyler, bilmediklerinin yanında görülmeyecek kadar az olacak. Ancak lütfen biraz objektif olmaya çalış. Doğruyu ve gerçeği kimin söylediğinden yola çıkarak arama. Çünkü doğru, hiç ummadığın birinin ağzından dökülebilir, bu gerçeği asla unutma. Ve ne olur, geçmişini, tarihini ve sana doğru diye dayatınlan her şeyi sorgula.
Neden araştırıp sorgulamalısın, biliyor musun? Bir örnekle anlatayım hemen. Bak kuzen, müslüman olan birine ejderhalara inanıp inanmadığını sorarsan, yüzde doksan inanmadığını söyler. Sonra da ona Araf suresinin 107'nci ayetinde ejderhadan bahsedildiğini söylersen, en mantıklı cevabı "Allah diyorsa vardır" olur. Ha işte, sırf bilmediğin her sorunun cevabına köşeye sıkışıtığında aklına geldiğini ispatlar gibi "Allah" dememek için araştırıp sorgula.
Çünkü yalan söyleyerek, gerçek düşünceni gizleyerek, tepkiden korkarak, inanmadığın her şeyi sırf çoğunluk için kabullenerek, boyun eğerek, susarak, araştırmayarak ve düşünmeyerek çok uzun süre yaşayabilirsin. Ancak bu süre zarfında sadece nefes alırsın.
Ve Attila İlhan'ın, An gelir şiirinde dediği gibi "...pişman ölür"-sün; Edison gibi, Firavun kadar!
Anlıyor musun?
Mesut Cihan Demirel.
Moruk, başımdan geçen garip ve trajikomik bir anıyı seninle paylaşmak istiyorum.
Başlıyorum:
Eskiden otobüslerde genelde Kral FM'mi tercih ederdi şoförler. O yüzden gideceğin yere kadar arabesk dinlemekten tribe girer ve iner inmez de içme isteği duyardın.
Neyse baba, bir gün servisi kaçırmıştım ve belediye otobüsüyle işe gitmek zorunda kalmıştım. Yine Kral FM açıktı ve Vj de Harbi Kız'dı. Ben, otobüse binince en arka cam tarafını tercih ederim. O gün de alışkanlık gereği öyle yapmıştım. Ancak ne yazık ki, otobüsün hoparlör kısmı benim oturduğum koltuğun tam tavanındaydı.
Beşli koltuğun şoför tarafında ben vardım, kapı tarafından bana doğru olan üç koltukta yaşlı üç adam vardı. Bir sonraki durakta, benim sağımdaki boş koltuğa da bir üniversite öğrencisi oturdu.
Bu sırada da radyoda, Ahmet Kaya'nın Uğurlar Ola şarkısı çalmaya başladı. Ahmet Kaya, daha şarkıya girer girmez sağımdaki bebe, hemen küfür etmeye başladı.
Yok efendim Pkk'ya yazdığı şarkıya bak, gerillasına asker diyor falan diye bık bık söylenmeye başladı... çocuk sesini yükseltip girişmeye devam ederken, hızını alamayıp birden şoföre "şu vatan haininin şarkısını kapatsana kaptan, rahatsız oluyorum" diye seslendi. Şoför, hiç ikiletmeden değişti kanalı ve değiştiği kanalda ise bu sefer İbrahim Tatlıses çalıyordu. Bir an dönüp çocuğa baktım. Yüzünde, vatanı kurtarmanın vermiş olduğu haklı gurur vardı ona göre. Bunu da değişen şarkıya eşlik ederek perçinliyordu.
Derin bir nefes çekip çocuğa döndüm. Dedim ki, "kardeş, demin kapattırdığın Ahmet Kaya'nın bestelediği Cenk Marşı şiiri kime ait biliyor musun?" Çocuk, hiç tereddüt etmeden "kendi gibi vatan haini bir şerefsize aittir" diye çıkıştı. Ben belki anlar diye tekrar "eşele bir yerleri örten karı, ot değil onlar dedenin saçları... derken neyi kastetmiş olabilir ki?" dedim, daha yumuşak bir ifadeyle. Yine tereddütsüz şekilde "kardeş, sen de mi vatan hainisin amına koyim, anlamadım ki; bana onu mu savunuyon?" dedi.
Karşımda o kadar boş bir insan vardı ki, düşünsel bir cümle deseydim izahı veya geri toparlaması çok zor olurdu. O nedenle direkt sonuca yönelik bir hamle yapıp satrançta "şah!" anlamına gelen bir cümle kurmalıydım. Ses tonuma tebessüm cilalayıp "kardeşim" dedim, "bu şiir, istiklâl şairi Mehmet Akif Ersoy'a aittir. Kim için yazdığını da araştırırsın bi' zahmet."
Çocuk, donuk donuk yüzüme baktı. Bu arada da, İbrahim Tatlıses de yerin Mahsun Kırmızıgül'e bırakmış ve o da iç sesimi dışa yansıtır gibi otobüsün içine haykırıyordu "yoruldum artık..." diye.
Hayatın boyunca dünyanın hiçbir şifresini çözemeyeceksin, bunu biliyorsun. Hatta bildiğin şeyler, bilmediklerinin yanında görülmeyecek kadar az olacak. Ancak lütfen biraz objektif olmaya çalış. Doğruyu ve gerçeği kimin söylediğinden yola çıkarak arama. Çünkü doğru, hiç ummadığın birinin ağzından dökülebilir, bu gerçeği asla unutma. Ve ne olur, geçmişini, tarihini ve sana doğru diye dayatınlan her şeyi sorgula.
Neden araştırıp sorgulamalısın, biliyor musun? Bir örnekle anlatayım hemen. Bak kuzen, müslüman olan birine ejderhalara inanıp inanmadığını sorarsan, yüzde doksan inanmadığını söyler. Sonra da ona Araf suresinin 107'nci ayetinde ejderhadan bahsedildiğini söylersen, en mantıklı cevabı "Allah diyorsa vardır" olur. Ha işte, sırf bilmediğin her sorunun cevabına köşeye sıkışıtığında aklına geldiğini ispatlar gibi "Allah" dememek için araştırıp sorgula.
Çünkü yalan söyleyerek, gerçek düşünceni gizleyerek, tepkiden korkarak, inanmadığın her şeyi sırf çoğunluk için kabullenerek, boyun eğerek, susarak, araştırmayarak ve düşünmeyerek çok uzun süre yaşayabilirsin. Ancak bu süre zarfında sadece nefes alırsın.
Ve Attila İlhan'ın, An gelir şiirinde dediği gibi "...pişman ölür"-sün; Edison gibi, Firavun kadar!
Anlıyor musun?
Mesut Cihan Demirel.
8 Mart 2016 Salı
Olmuyor
Merhaba kuzen.
Karşıma geç de iki rekat konuşalım be oğlum. Şimdi konuşalım dedim de olmuyor moruk. Ne kimseye anlatabiliyorum kafamda olup biteni, ne de yapabiliyorum içimde olup bitenlerin mantıklı açıklamasını. Bomboş bakıyorum sadece duvarlara, tavana veya tabana. Ama yine de yazayım da oku. Anlamasan da rol yap doktorlar gibi. "Hı hı Cihan, bana da oluyor arada..." da diyebilirsin hatta.
Neyse.
İnsan, anılarının play tuşuna hareket etmeyen objelere bakınca basıyor. Bunu doktora gide gele öğrendim lan.
Doktora gittiğim ilk gün, "delirdim" demiştim. O da gülüp, "bilinenin aksine kabulleniş, kurtuluşun sinyalidir" demişti. Her gittiğimde de, "deliyim doktor abi, koy bi' tanı da ona göre davranayım. En azından kurtulmak için çırpınırım, düşünerek değil" demeye devam ettim. Aldığım cevap hiç değişmedi...
Bugün hangi suçluya sorarsan sor suçunu önce inkâr eder. Alkol ölçülen promil zımbırtısına üfleyen bir sarhoş da alkol aldığını inkâr eder. Ve ne yazık ki, deli olan biri de deli olduğunu inkâr eder. Bu minvalde ilerlediğinde doktora gidip "deliyim la ben" demek, sadece teşhisi kolaylaştırır.
Bir eczacı, seni kapıda görür görmez, reçeteye bile bakmadan ilaçlarını hazırlıyorsa durumun çok kötü demektir kuzen.
O an göz göze gelmek nasıl duygu biliyor musun? Şöyle anlatmaya çalışayım; anneni veya babanı kaybettiğin gün kime haber vereceğini şaşırırsın ya, ha işte bir eline o anki duyguyu al, diğer eline de intihar etmeyi düşünürken iç güdüsel olarak yaptığın şeyler sonucunda birinden, "Allah uzun ve sağlıklı ömürler versin" cümlesini işittiğin anki duyguyu al ve ellerini sabunlar gibi karıştır. Tam da böyle!
Doktor, sana bakıp "anlat" derken o kadar rahat ki moruk. Elinde kalem, ilkokulda cinali diye çizdiğin şeyi sana ilaç ismi diye yapıştırabiliyor, ama cidden dinlemiyor.
Oysa ilk başlarda doktor, öyle anlamlı bakıyor ki seni dinlerken, içine attıklarının dibini ekmekle sıyırıp bir çocuğa "aç ağzını, bak uçak geliyor" der gibi yediresin geliyor. Öyle heyecan yapıyorsun.
Çünkü hiç kimse, seni daha önce gerçekten dinlememiş gibi hissediyorsun. Doktor, sadece dinliyor ve söz hakkı ona geldiğinde sadece senin sorunların için konuştuğunda, o ana kadar olan tüm konuşmalarının boşuna olduğunu hissediyorsun. Hatta konuştuğun herkesin, kendi dertlerini araya sıkıştırmak için rol yaptıklarını kavrıyorsun. Bunu da nasıl anlıyorsun, biliyor musun; aynı şeyleri, aynı tip doktorlara beş yıl boyunca anlatmaya çalışan hastalarla konuşunca ve onlardan biri olmaya başlayınca. Ve sonunda görüyorsun ki; seni dinlemek bir yana, duymuyor bile. İlaç listesini güncelliyor cümlen bitince. Bu yıkımın tarifi imkansız.
Hâl böyle olunca da, etrafında sana destek olan birileri varsa, birileri sürekli "yanındayım" cümlesini söylüyorsa ve o birileri bunu ispat etmeye çalışıyorsa, bil ki çıkarları senin yanında olması gerektiğini gösteriyordur fikrini benimsiyorsun.
Kime güvenebilirsin ki artık?
Bak yemin ederim, şimdiki halimle insanlara güvenmemen konusunda bir sürü argüman söyleyebilirim sana. Fakat buna rağmen birilerine güvenmeye devam edersin. Her söylediğimi onaylayarak hem de. Çünkü mecbursun. Sadece sosyal platformlardaki hesaplarında "kimseye güvenmiyorum" diyebilirsin. Onu da düşen takipçi sayısından yola çıkarak bütün karşılıklı takip ettiklerinin profilini gezerek kanıtlarsın kendine.
Bizi bu hâle getiren dünyanın insanlarının da amın koyim!
Çok basit telkinler, tavsiyeler ve desteklerle ayakta durmaya çalışır insan. Ciddiyim bak. Aynı cümleyle hem yıkılan, hem de mutluluktan havaya uçan insanlar gördüm.
(Bkz. Ölüm haberi.)
Yine de, her ilaç reçetesi uzatıldığında "beynime deli gömleği giydirin!" dediğimi biliyorum yalvararak. Hatta doktor, bunu neden istediğimi sormuştu. Ben de, "çinlilerin bir sözü var, deli gömleği ütülenmezmiş, anladın mı?" cevabını vermiştim.
Kıyas yaparak vicdan rahatlatmayı sevmiyorum, ama "keşke aşk acısı çekseydim, bu nasıl paradoks amına koyim ya" şeklinde hayıflandığım gecelerim oldu.
Bir insan düşün kuzen. Eve gelince babasına, "her şey içimde kalıyor" diyor ve cevap olarak da "git sıç oğlum, tutma içinde" karşılığını alıyor. Sonra da "acaba neyi kastettiğini sorsam kızar mı?" şeklinde düşünürken, küçükken matematik ödevlerini anlamadığı için sorup azar işittiği zamana dönüp orada kalıyor. Devam edemiyor.
Olmuyor.
Yanlış bir şey yaptığında intihar rolü yaparak o yanlışı daha büyük bir yanlışla örtbas etmeye çalışan insanlara öykünüp, "İntihar edeyim de insanlar biraz olsun beni önemsesin" diye ucuz roller peşine düştüğüm bile oldu lan. Ama neyi fark ettim bu sayede biliyor musun?
Öldükten sonrasını düşünüyorsun amına koyim. Ama geride kalanların neler yapacağını ha, senin hangi cehennemde yanacağını değil.
Tetris oynarken en çok o uzun çubuğu beklersin ya, "gelsin de rahatlayayım, yer açılsın, zamanım ve puanım artsın" diye de düşünürsün hani. Ama hiç gelmez. Belli bir süre sonra da "L" bununla doldurmaya çalışırsın o boşluğu. Ha işte sen ölünce de aynısı olur. Geri dönsen de yerin dolmuştur artık. Bunu düşünüp ölmeden kahrolur, aldatılmış gibi davranırsın bir süre. Millet de ilaçların yanetkisine bağlar bu durumu. Bunu da bilirsin. Kahrolursun.
İnsanlarda görüp nefret ettiğim şeyleri birebir yaparak mutlu olmayı bile denedim, olmadı. Olmuyor moruk.
Sonra bir orospu çocuğu çıkar, "iman eksikliği" gibi yarak kürek cümle kurar, "din" der, "ahlâk" der, "Allah" der ve çıldırırsın. Sanki sorunun buymuş gibi.
Dikkatli bakarsan eğer din ve ahlâk kelimelerinden biri olumuzluk eki alamadan, insanların karekterlerinde yan yana gelemiyor.
Neden mi?
Çünkü siyaset için, ticaret için, kendimize inandırmak için, sevmediklerimizi öldürmek için, kandırmak için, uyutmak için, kısacası hemen hemen her pisliğimizi örtmek için dini kullanıyoruz. Dilencisinden, ülkeyi yönetenlerine kadar istisnasız herkes Allah kelimesini kullanıyor. Sonra da içimizden birkaç denyo çıkıp "gerçek islamiyet bu değil" diyor, ancak bunu diyenlerin hepsinde de zina, içki, yalan dolan ne ararsan var. Bari ben rahat bırakayım dedim amına koyim, ne var yani!
Neyse...
Hiç önünde yalvaran birini gördün mü? Ben gördüm. Aklım gitti. Adını bile bilmiyordum lan. Sonra dedim ki, "hesap zamanı Allah, bu insanların yalvarışına nasıl dayanacak?"
Şimdi, ölmeden önce yaşanmaması gereken her pisliği yaşadık değil mi? Bunda hemfikiriz. Herkes kazık yedi, yarı yolda bırakıldı, aldatıldı vs. Sanaldaki paylaşımları okuyunca da gözlerim doluyor zaten. Çünkü herkes baya bi' acı içinde ve yapayalnız. E abi, neden ölenlere üzülüyoruz ki? Kurtulamayan biziz lan.
Dağınık yazdım yine, kusura bakma.
Bir gün doktora, "hemoroide benzeyen yalnızlığım var ve insanları hayatımdan çıkarmak hem acıtıyor, hem de kanatıyor ama hiç durmuyor, durdurmuyorum" demiştim. O da "beyin ve kalp savaşmayı keserse, o zaman kork. Şimdi değil." demişti. Ben bu savaşın bitmesini bekliyorum artık, azalarak.
Gösteri Peygamberi'ndeki Tender, "kimi tanırsan tanı, bir gün ölüp toprağın altına gidecek gerçeğini aklına getir." demişti.
Anlıyor musun?
Yani önceden başıma kötü şeyler gelince küfür ederdim. Sonraları bu küfür yerini duaya bıraktı. Şimdilerde ise "kesin hak ediyorum, yoksa Allah bunu yaşatmazdı" diyerek depresyondan kurtulmaya çalışıyorum. Ama olmuyor.
Çünkü kurtulmaya çalışmak, işkenceyi uzatmak.
Çünkü çabalamak, sadece yerini sağlamlaştırmak.
Çünkü yaşamak... Neyse ya bitirelim.
Mesut Cihan Demirel.
Karşıma geç de iki rekat konuşalım be oğlum. Şimdi konuşalım dedim de olmuyor moruk. Ne kimseye anlatabiliyorum kafamda olup biteni, ne de yapabiliyorum içimde olup bitenlerin mantıklı açıklamasını. Bomboş bakıyorum sadece duvarlara, tavana veya tabana. Ama yine de yazayım da oku. Anlamasan da rol yap doktorlar gibi. "Hı hı Cihan, bana da oluyor arada..." da diyebilirsin hatta.
Neyse.
İnsan, anılarının play tuşuna hareket etmeyen objelere bakınca basıyor. Bunu doktora gide gele öğrendim lan.
Doktora gittiğim ilk gün, "delirdim" demiştim. O da gülüp, "bilinenin aksine kabulleniş, kurtuluşun sinyalidir" demişti. Her gittiğimde de, "deliyim doktor abi, koy bi' tanı da ona göre davranayım. En azından kurtulmak için çırpınırım, düşünerek değil" demeye devam ettim. Aldığım cevap hiç değişmedi...
Bugün hangi suçluya sorarsan sor suçunu önce inkâr eder. Alkol ölçülen promil zımbırtısına üfleyen bir sarhoş da alkol aldığını inkâr eder. Ve ne yazık ki, deli olan biri de deli olduğunu inkâr eder. Bu minvalde ilerlediğinde doktora gidip "deliyim la ben" demek, sadece teşhisi kolaylaştırır.
Bir eczacı, seni kapıda görür görmez, reçeteye bile bakmadan ilaçlarını hazırlıyorsa durumun çok kötü demektir kuzen.
O an göz göze gelmek nasıl duygu biliyor musun? Şöyle anlatmaya çalışayım; anneni veya babanı kaybettiğin gün kime haber vereceğini şaşırırsın ya, ha işte bir eline o anki duyguyu al, diğer eline de intihar etmeyi düşünürken iç güdüsel olarak yaptığın şeyler sonucunda birinden, "Allah uzun ve sağlıklı ömürler versin" cümlesini işittiğin anki duyguyu al ve ellerini sabunlar gibi karıştır. Tam da böyle!
Doktor, sana bakıp "anlat" derken o kadar rahat ki moruk. Elinde kalem, ilkokulda cinali diye çizdiğin şeyi sana ilaç ismi diye yapıştırabiliyor, ama cidden dinlemiyor.
Oysa ilk başlarda doktor, öyle anlamlı bakıyor ki seni dinlerken, içine attıklarının dibini ekmekle sıyırıp bir çocuğa "aç ağzını, bak uçak geliyor" der gibi yediresin geliyor. Öyle heyecan yapıyorsun.
Çünkü hiç kimse, seni daha önce gerçekten dinlememiş gibi hissediyorsun. Doktor, sadece dinliyor ve söz hakkı ona geldiğinde sadece senin sorunların için konuştuğunda, o ana kadar olan tüm konuşmalarının boşuna olduğunu hissediyorsun. Hatta konuştuğun herkesin, kendi dertlerini araya sıkıştırmak için rol yaptıklarını kavrıyorsun. Bunu da nasıl anlıyorsun, biliyor musun; aynı şeyleri, aynı tip doktorlara beş yıl boyunca anlatmaya çalışan hastalarla konuşunca ve onlardan biri olmaya başlayınca. Ve sonunda görüyorsun ki; seni dinlemek bir yana, duymuyor bile. İlaç listesini güncelliyor cümlen bitince. Bu yıkımın tarifi imkansız.
Hâl böyle olunca da, etrafında sana destek olan birileri varsa, birileri sürekli "yanındayım" cümlesini söylüyorsa ve o birileri bunu ispat etmeye çalışıyorsa, bil ki çıkarları senin yanında olması gerektiğini gösteriyordur fikrini benimsiyorsun.
Kime güvenebilirsin ki artık?
Bak yemin ederim, şimdiki halimle insanlara güvenmemen konusunda bir sürü argüman söyleyebilirim sana. Fakat buna rağmen birilerine güvenmeye devam edersin. Her söylediğimi onaylayarak hem de. Çünkü mecbursun. Sadece sosyal platformlardaki hesaplarında "kimseye güvenmiyorum" diyebilirsin. Onu da düşen takipçi sayısından yola çıkarak bütün karşılıklı takip ettiklerinin profilini gezerek kanıtlarsın kendine.
Bizi bu hâle getiren dünyanın insanlarının da amın koyim!
Çok basit telkinler, tavsiyeler ve desteklerle ayakta durmaya çalışır insan. Ciddiyim bak. Aynı cümleyle hem yıkılan, hem de mutluluktan havaya uçan insanlar gördüm.
(Bkz. Ölüm haberi.)
Yine de, her ilaç reçetesi uzatıldığında "beynime deli gömleği giydirin!" dediğimi biliyorum yalvararak. Hatta doktor, bunu neden istediğimi sormuştu. Ben de, "çinlilerin bir sözü var, deli gömleği ütülenmezmiş, anladın mı?" cevabını vermiştim.
Kıyas yaparak vicdan rahatlatmayı sevmiyorum, ama "keşke aşk acısı çekseydim, bu nasıl paradoks amına koyim ya" şeklinde hayıflandığım gecelerim oldu.
Bir insan düşün kuzen. Eve gelince babasına, "her şey içimde kalıyor" diyor ve cevap olarak da "git sıç oğlum, tutma içinde" karşılığını alıyor. Sonra da "acaba neyi kastettiğini sorsam kızar mı?" şeklinde düşünürken, küçükken matematik ödevlerini anlamadığı için sorup azar işittiği zamana dönüp orada kalıyor. Devam edemiyor.
Olmuyor.
Yanlış bir şey yaptığında intihar rolü yaparak o yanlışı daha büyük bir yanlışla örtbas etmeye çalışan insanlara öykünüp, "İntihar edeyim de insanlar biraz olsun beni önemsesin" diye ucuz roller peşine düştüğüm bile oldu lan. Ama neyi fark ettim bu sayede biliyor musun?
Öldükten sonrasını düşünüyorsun amına koyim. Ama geride kalanların neler yapacağını ha, senin hangi cehennemde yanacağını değil.
Tetris oynarken en çok o uzun çubuğu beklersin ya, "gelsin de rahatlayayım, yer açılsın, zamanım ve puanım artsın" diye de düşünürsün hani. Ama hiç gelmez. Belli bir süre sonra da "L" bununla doldurmaya çalışırsın o boşluğu. Ha işte sen ölünce de aynısı olur. Geri dönsen de yerin dolmuştur artık. Bunu düşünüp ölmeden kahrolur, aldatılmış gibi davranırsın bir süre. Millet de ilaçların yanetkisine bağlar bu durumu. Bunu da bilirsin. Kahrolursun.
İnsanlarda görüp nefret ettiğim şeyleri birebir yaparak mutlu olmayı bile denedim, olmadı. Olmuyor moruk.
Sonra bir orospu çocuğu çıkar, "iman eksikliği" gibi yarak kürek cümle kurar, "din" der, "ahlâk" der, "Allah" der ve çıldırırsın. Sanki sorunun buymuş gibi.
Dikkatli bakarsan eğer din ve ahlâk kelimelerinden biri olumuzluk eki alamadan, insanların karekterlerinde yan yana gelemiyor.
Neden mi?
Çünkü siyaset için, ticaret için, kendimize inandırmak için, sevmediklerimizi öldürmek için, kandırmak için, uyutmak için, kısacası hemen hemen her pisliğimizi örtmek için dini kullanıyoruz. Dilencisinden, ülkeyi yönetenlerine kadar istisnasız herkes Allah kelimesini kullanıyor. Sonra da içimizden birkaç denyo çıkıp "gerçek islamiyet bu değil" diyor, ancak bunu diyenlerin hepsinde de zina, içki, yalan dolan ne ararsan var. Bari ben rahat bırakayım dedim amına koyim, ne var yani!
Neyse...
Hiç önünde yalvaran birini gördün mü? Ben gördüm. Aklım gitti. Adını bile bilmiyordum lan. Sonra dedim ki, "hesap zamanı Allah, bu insanların yalvarışına nasıl dayanacak?"
Şimdi, ölmeden önce yaşanmaması gereken her pisliği yaşadık değil mi? Bunda hemfikiriz. Herkes kazık yedi, yarı yolda bırakıldı, aldatıldı vs. Sanaldaki paylaşımları okuyunca da gözlerim doluyor zaten. Çünkü herkes baya bi' acı içinde ve yapayalnız. E abi, neden ölenlere üzülüyoruz ki? Kurtulamayan biziz lan.
Dağınık yazdım yine, kusura bakma.
Bir gün doktora, "hemoroide benzeyen yalnızlığım var ve insanları hayatımdan çıkarmak hem acıtıyor, hem de kanatıyor ama hiç durmuyor, durdurmuyorum" demiştim. O da "beyin ve kalp savaşmayı keserse, o zaman kork. Şimdi değil." demişti. Ben bu savaşın bitmesini bekliyorum artık, azalarak.
Gösteri Peygamberi'ndeki Tender, "kimi tanırsan tanı, bir gün ölüp toprağın altına gidecek gerçeğini aklına getir." demişti.
Anlıyor musun?
Yani önceden başıma kötü şeyler gelince küfür ederdim. Sonraları bu küfür yerini duaya bıraktı. Şimdilerde ise "kesin hak ediyorum, yoksa Allah bunu yaşatmazdı" diyerek depresyondan kurtulmaya çalışıyorum. Ama olmuyor.
Çünkü kurtulmaya çalışmak, işkenceyi uzatmak.
Çünkü çabalamak, sadece yerini sağlamlaştırmak.
Çünkü yaşamak... Neyse ya bitirelim.
Mesut Cihan Demirel.
20 Şubat 2016 Cumartesi
SOS medya
Selam.
Gel kuzen,gel. Facebook, Twitter ve Instagram kankalarımla sosyal medyanın, SOS medyaya dönüşmesini kutluyorduk biz de, kaynanan seviyomuş. Hehehe.
Neyse cıvıtmadan konuya gireyim.
Demin arkadaşımla sohbet ederken, facebook listesindeki herhangi birinden mesaj geldi. Mesajına bakıp ne cevap vereceğini düşünürken "kapat oğlum şu İnternet, muhabbet ediyoruz" dedim gülerek. Zaten tepkiyi gülerek verirsen karşındaki onu yapmayı daha hızlı bırakır. Her neyse, ben tepkiye "ohooo muhabbetin içine çiğ köfteye sıkılan limon gibi girdi ha" diye devam ederken, "dur oğlum ciddi" dedi. Baktım mesaja. Paylaşımından dolayı geldiğini gördüm. "Ciddi" demesine rağmen mesajı görünce gülüp "ee adam haklı, gündemle ilgili paylaşım yaparsan primci, yapmazsan duyarsız olursun. Alış bunlara oğlum" dedim. Bunu derken de aklıma yalan yanlış yazılmış tarih kitapları geldi. Onlar da Stv veya kanal 7'nin "iyiler, kötüleri hep yener" mesajlı dini programları gibi değil miydi?
O, vereceği cevabı düşünürken, ben de biraz düşündüm...
Sonuçta "sosyal medya" dediğin bu ortam; inanmadığın şeyleri insanlara yaranmak uğruna savunmak, umurunda olmayan insanları umurundaymış hümanistliğine bürünmek, tanımadığı ve popüler ideoloji neyse o kimliği kullanmak ve daha önemlisi hissetmediği şeyleri paylaşmak için "beğeni" yarışından (bkz. kaygı) başka hiçbir şey değil mi zaten kuzen?
İsmi ne olursa olsun, sosyal medyada paylaşım yapmanın amacı aynı. Gel aşağı göstereyim.
İspat derdinden fakir edebiyatına, yalandan vicdan esnekliğine, iki yüzlülükten prim derdine kadar bütün rollerin bulunduğu bir uygulama var. Adı: Facebook! Amacı arkadaşlarını bulmak, değil mi? Yarrağımın başı da o. Kimin arkadaş listesindeki tanıdıkları, tanımadıklarından fazla? Arama motoruna tanıdığı, sevdiği veya eski dostunu bulmak için mi bakıyor sanıyorsun millet? Geç yavrum bunları.
Bugün, konserlere bile (sanatçı kim olursa olsun) "halay çekelim" düşüncesiyle giden insanların facebook hesaplarındaki paylaşımları "led zeppelin!", "Ian Curtis kalp", "pink flod çift kalp" olması komik değil mi? Değil. Çünkü duvarı ahlâk olanın, mesajı seks. Bu trajikomik amına koyim.
Birbirini ezsin diye yapılan fotoğrafla kendini sergileme uygulaması var. Adı: instagram. Daha on sekizine girmemiş kızların ilçe nüfusundan fazla takipçisi var. Neden? Götünü ve memesini paylaştığı için.
Elit görülmek için bir litre benzin parasına çay içtiği mekanları belirten insanların kullandığı yer bildirim uygulaması var. Adı: Swarm. Amacı, gönül rahatlığıyla sevişebilmek için "sevgili olayım da kaşarlıktan farkı olsun" düşüncesiyle uydurulan kılıflardan farksız. "Çok cool bir ortam var yaa" ve "barzolar ve abazalar girmiyo ağbii" diyen denyoların aslında oraya gitmesin tek sebebi; kız kesmek ve o uygulamayı kullanmasındaki tek amaç da, kestiği o kız ekleyip düşürmek. (İğrenç bir cümle ama vallahi öyle) Ama oraya verdiği parayı kazanmak için 12 saat köle olduğundan bihaber olması komik değil mi? Değil. Müstahak o piçe.
140 karakterle filozof yetiştiren ve birilerine laf sokarak takipçi kazanılan paylaşım uygulaması var. Adı: Twitter. "Hakkında" kısmına yazdığı o ulvi açıklamayla dibe vuran, aldatılan, nihilist ve daha bir sürü sikim sikim güruhları barındırdığını görüyorsun genelde.
Vinelar, sözlükler, bloglar, snaplar ve adını sayamadığım daha bir sürü sanal tiyatro sahnesi var. Onların da amacı aynı. İnsanlara saçma sapan roller vererek birbirinden soyutlamak...
Televizyonlar da bu sosyal medyadan nasibini aldı. Her şey daha da basitleşmeye ve saçma sapan olmaya başladı. Televizyonda gördüğün insanların %90'ı bu sosyal platformlardan çıktığı için bilinç altındaki yerleşimi "demek ki ben de ünlü biri olabilirim" şeklini almaya başladı.
İki aylık sikindirik bir eğitimle sertifika alan ve o sertifikayla kişisel gelişim uzmanı unvanı olan insanların yanında 4 yıllık üniversite eğitimi alan insanların bitirdikten sonra kpss ve yeterlilik sınavlarına girmesi geleceğin ne kadar umut dolu olduğuna işaret değil mi?
Seyredilsin diye yapılan cinsel çağrışımlı filmlerin yanında, toplumsal tepki vermek için çekilen düşük bütçeli filmlerin yer bulamadığı sinema salonları ne kadar samimiyse dünya da o kadar samimi işte.
Gerçi en çok seyredilen şeylerin "karım, biladerimle kaçtı" konulu Müge Anlı veya "evi olsun, arabası olsun, yaş mühim değil nefes alsın" temalı evlilik programlarıyken, üstte dediğim gayet normal.
Hatta bu bağlamda da çıkan ve çok satan kitapların aşk, din, seks üçlüsü üzerine olması fazlasıyla normal değil mi?
Kişisel yanlışı bir topluma mal etmeye çalışan mantalitenin egemen olduğu bu iğrenç oluşumunun içinde her gün "bütün pislik dinden çıkıyo" ateistiyle "Her beğeni bir kırbaç bu kafire" paylaşımlı cumadan cumaya Müslüman kesilen sığırların birbirini sikmesini okumuyor musun anasayfada?
Boş ver moruk, daha kötü olalım. (mı?)
Sen şimdi ne yap biliyor musun:
Kitabını okumadan, doğruyu kaynağından değil de sağdan soldan öğrenip derlediği bilgilerle hem taraf, hem de karşıt olan insanları getir gözünün önüne. Neyi ispatlamanın derdinde olduğu düşün sonra da.
Bu dünyadaki tek zırvan hırsların uğruna rol yapmaktır, tek zirven de ölüm anındaki pişmanlıktır. Çünkü çırpındığın kadar koyar hayat sana.
Okuduysan eğer, hiçbir şeyin seni bozmasına izin verme kuzen. Hayat, seni; ne boş şeyler yapacağın kadar nihilist etsin, ne de rol yapmaya değecek kadar sahte etsin.
Ha bir de, "orospu çocuğuyum ki iyi biriyim" ispatına düşürmesin.
Selametle...
Mesut Cihan Demirel.
Gel kuzen,gel. Facebook, Twitter ve Instagram kankalarımla sosyal medyanın, SOS medyaya dönüşmesini kutluyorduk biz de, kaynanan seviyomuş. Hehehe.
Neyse cıvıtmadan konuya gireyim.
Demin arkadaşımla sohbet ederken, facebook listesindeki herhangi birinden mesaj geldi. Mesajına bakıp ne cevap vereceğini düşünürken "kapat oğlum şu İnternet, muhabbet ediyoruz" dedim gülerek. Zaten tepkiyi gülerek verirsen karşındaki onu yapmayı daha hızlı bırakır. Her neyse, ben tepkiye "ohooo muhabbetin içine çiğ köfteye sıkılan limon gibi girdi ha" diye devam ederken, "dur oğlum ciddi" dedi. Baktım mesaja. Paylaşımından dolayı geldiğini gördüm. "Ciddi" demesine rağmen mesajı görünce gülüp "ee adam haklı, gündemle ilgili paylaşım yaparsan primci, yapmazsan duyarsız olursun. Alış bunlara oğlum" dedim. Bunu derken de aklıma yalan yanlış yazılmış tarih kitapları geldi. Onlar da Stv veya kanal 7'nin "iyiler, kötüleri hep yener" mesajlı dini programları gibi değil miydi?
O, vereceği cevabı düşünürken, ben de biraz düşündüm...
Sonuçta "sosyal medya" dediğin bu ortam; inanmadığın şeyleri insanlara yaranmak uğruna savunmak, umurunda olmayan insanları umurundaymış hümanistliğine bürünmek, tanımadığı ve popüler ideoloji neyse o kimliği kullanmak ve daha önemlisi hissetmediği şeyleri paylaşmak için "beğeni" yarışından (bkz. kaygı) başka hiçbir şey değil mi zaten kuzen?
İsmi ne olursa olsun, sosyal medyada paylaşım yapmanın amacı aynı. Gel aşağı göstereyim.
İspat derdinden fakir edebiyatına, yalandan vicdan esnekliğine, iki yüzlülükten prim derdine kadar bütün rollerin bulunduğu bir uygulama var. Adı: Facebook! Amacı arkadaşlarını bulmak, değil mi? Yarrağımın başı da o. Kimin arkadaş listesindeki tanıdıkları, tanımadıklarından fazla? Arama motoruna tanıdığı, sevdiği veya eski dostunu bulmak için mi bakıyor sanıyorsun millet? Geç yavrum bunları.
Bugün, konserlere bile (sanatçı kim olursa olsun) "halay çekelim" düşüncesiyle giden insanların facebook hesaplarındaki paylaşımları "led zeppelin!", "Ian Curtis kalp", "pink flod çift kalp" olması komik değil mi? Değil. Çünkü duvarı ahlâk olanın, mesajı seks. Bu trajikomik amına koyim.
Birbirini ezsin diye yapılan fotoğrafla kendini sergileme uygulaması var. Adı: instagram. Daha on sekizine girmemiş kızların ilçe nüfusundan fazla takipçisi var. Neden? Götünü ve memesini paylaştığı için.
Elit görülmek için bir litre benzin parasına çay içtiği mekanları belirten insanların kullandığı yer bildirim uygulaması var. Adı: Swarm. Amacı, gönül rahatlığıyla sevişebilmek için "sevgili olayım da kaşarlıktan farkı olsun" düşüncesiyle uydurulan kılıflardan farksız. "Çok cool bir ortam var yaa" ve "barzolar ve abazalar girmiyo ağbii" diyen denyoların aslında oraya gitmesin tek sebebi; kız kesmek ve o uygulamayı kullanmasındaki tek amaç da, kestiği o kız ekleyip düşürmek. (İğrenç bir cümle ama vallahi öyle) Ama oraya verdiği parayı kazanmak için 12 saat köle olduğundan bihaber olması komik değil mi? Değil. Müstahak o piçe.
140 karakterle filozof yetiştiren ve birilerine laf sokarak takipçi kazanılan paylaşım uygulaması var. Adı: Twitter. "Hakkında" kısmına yazdığı o ulvi açıklamayla dibe vuran, aldatılan, nihilist ve daha bir sürü sikim sikim güruhları barındırdığını görüyorsun genelde.
Vinelar, sözlükler, bloglar, snaplar ve adını sayamadığım daha bir sürü sanal tiyatro sahnesi var. Onların da amacı aynı. İnsanlara saçma sapan roller vererek birbirinden soyutlamak...
Televizyonlar da bu sosyal medyadan nasibini aldı. Her şey daha da basitleşmeye ve saçma sapan olmaya başladı. Televizyonda gördüğün insanların %90'ı bu sosyal platformlardan çıktığı için bilinç altındaki yerleşimi "demek ki ben de ünlü biri olabilirim" şeklini almaya başladı.
İki aylık sikindirik bir eğitimle sertifika alan ve o sertifikayla kişisel gelişim uzmanı unvanı olan insanların yanında 4 yıllık üniversite eğitimi alan insanların bitirdikten sonra kpss ve yeterlilik sınavlarına girmesi geleceğin ne kadar umut dolu olduğuna işaret değil mi?
Seyredilsin diye yapılan cinsel çağrışımlı filmlerin yanında, toplumsal tepki vermek için çekilen düşük bütçeli filmlerin yer bulamadığı sinema salonları ne kadar samimiyse dünya da o kadar samimi işte.
Gerçi en çok seyredilen şeylerin "karım, biladerimle kaçtı" konulu Müge Anlı veya "evi olsun, arabası olsun, yaş mühim değil nefes alsın" temalı evlilik programlarıyken, üstte dediğim gayet normal.
Hatta bu bağlamda da çıkan ve çok satan kitapların aşk, din, seks üçlüsü üzerine olması fazlasıyla normal değil mi?
Kişisel yanlışı bir topluma mal etmeye çalışan mantalitenin egemen olduğu bu iğrenç oluşumunun içinde her gün "bütün pislik dinden çıkıyo" ateistiyle "Her beğeni bir kırbaç bu kafire" paylaşımlı cumadan cumaya Müslüman kesilen sığırların birbirini sikmesini okumuyor musun anasayfada?
Boş ver moruk, daha kötü olalım. (mı?)
Sen şimdi ne yap biliyor musun:
Kitabını okumadan, doğruyu kaynağından değil de sağdan soldan öğrenip derlediği bilgilerle hem taraf, hem de karşıt olan insanları getir gözünün önüne. Neyi ispatlamanın derdinde olduğu düşün sonra da.
Bu dünyadaki tek zırvan hırsların uğruna rol yapmaktır, tek zirven de ölüm anındaki pişmanlıktır. Çünkü çırpındığın kadar koyar hayat sana.
Okuduysan eğer, hiçbir şeyin seni bozmasına izin verme kuzen. Hayat, seni; ne boş şeyler yapacağın kadar nihilist etsin, ne de rol yapmaya değecek kadar sahte etsin.
Ha bir de, "orospu çocuğuyum ki iyi biriyim" ispatına düşürmesin.
Selametle...
Mesut Cihan Demirel.
5 Şubat 2016 Cuma
Olmaz
Bazı günler yataktan çıkmaz istemezsin. Ancak kalkmak zorundasındır. Çünkü birilerine bir şeyler kazandırmak için kendinden azalmak zorundasındır. Her şeye zorunda ve zorunlu hissettirir orospu çocukları. Fark etsen de engel olamazsın ya, işte o zaman, yorgan değil de dünyadır üstünden kayan.
Anlatmak istersin. Olmaz.
İlk bayramın üzerinden tam yirmi yıl geçmiştir, sorsalar hatırlamazsın ama o ilk yediğin tokat hâlâ zihnindeki duvarda Mona Lisa tablosu gibi asılıdır. Unutamazsın. Mutluluk, o ilk bayramdır, acı ise kafanı çevirdiğin her yerde canlanan o tokat sahnesi.
Anlatmak istersin. Olmaz.
Tarif edemediğin şeylerden kurtulamazsın. Kesik kola turnike misali, biraz olsun unutmak istersin. Bu sefer de bir türlü gelmez ambulans, kafandaki trafikten. Gelse de fayda etmez, çok geçtir artık.
Anlatmak istersin. Olmaz.
Doktora gidersin. Tanı koyar, ilaç verir, ama hiç dinlemez. Tarif etmek istedikçe batarsın, konuşmaya çalıştıkça bocalarsın. En sonunda, kendine zarar veren insanların arasında bulursun kendini. Yaklaşır biri yanına, ekmeği böler gibi kırar jiletini ikiye, uzatır sana. Ağlarsın. Siler gözyaşını ve konuşmaya başlar: "Yanan bir evin içindekilerini kurtarmanın yolu; pencereyi veya kapıyı kırmaktır. İçindeki yangından kurtulmak da öyle. Kes kendini, ağlama! Hem.. doktorlar da, 'ağla, açılırsın, rahatlarsın' demedi mi, herkes gibi? Ama sen, tut kendini, ağlama. Çünkü iç yangınının benzini, gözyaşıdır..."
Anlatmak istersin. Olmaz.
Doktordan çıkar karakola gidersin. "Kurtarın beni" diye yalvarırsın. Anlamazlar, dışarı atarlar seni. İçine attıkların gelir aklına, susarsın.
Anlatmak istersin. Olmaz.
Gider bir banka oturup iki elinle yüzünü kapatırsın. Anlatamazsın kimseye, hatta kendine bile. Bilirsin; tüpsüz dalış rekoru dedikleri şey, düşünerek unutmaya çalışmaktır geçmişi sadece.
Anlatmak istersin. Olmaz.
"Anlamayan var mı?" diye sorduğunda öğretmen, utancından susup parmak kaldıramayan çocuksun sen, o yüzden hep aynı sahnede bulursun kendini: tam ortasındayken o rekorun, nefes alarak çırpınırsın geçmişinde. Nefret ede ede yaşamaya çalışırsın, anladığını bile anlatamadan.
Hep anlatmak istersin. Hiç olmaz.
"Nasıl kurtulacağım?" sorusuyla gelirsin kendine. Kimse söylemez de, oturduğun bankın yanındaki tıka basa dolu çöp tenekesinden dibine düşen buruşuk sigara paketi cevap verir sana, "Sigara içmek öldürür" der, utanmadan. "Neyi öldürür?" diye soramadan en yakın büfeye koşarsın, en ucuz sigarayı alırsın ve çıkarır içinden bir tane, yaktırırsın büfedeki ağbiye. İçine çektikçe "ne anladın lan bu dünyadan?" sorusu kemirir boğazını, ama cevap veremezsin. Düşüşünü seyredersin kül olmuş gençliğini, kaldıramadığın o parmağın ucundan. Sonra yine aynı banka gelirsin, bu sefer de fazlalık ettiğini düşündüğün dünya da tokat gibi cevap verir sana; iki kişi çoktan doldurmuştur boşluğunu, sığamazsın oraya da.
Hep anlatmak...
Dışarıda edemez, eve gelirsin. Telefonunu açarsın, arayanlar olmuştur. Mesaj atanlar olmuştur. Merak ede... boş versene. Ulan ilk sigaranı bile başkasına yaktırmışsın. Sırf insanlarla konuşmak için çakmak da taşımazsın. Aslında birine "ateşin var mı?" sorusu soracak kadar bile olsa konuşmak istersin. Yoksa atarsın kendini. Ancak ''ateş var mı?'' diye sorduklarının çoğu ya kibrit, ya da çakmak uzatmak yerine, ''bu boku yiyorsan, küreğini yanında taşı'' diyecekler. Bunu da biliyorsun. Çünkü için zaten cehennem, bir de üstünde taşımak istemiyorsun. Gördün mü bak, ne çok şeyi biliyorsun. Evet, her şeyibiliyosun. En çok da bilmek koymuyor mu...
Artık anlatmak istemezsin. Olmaz da zaten...
Mesut Cihan Demirel.
Anlatmak istersin. Olmaz.
İlk bayramın üzerinden tam yirmi yıl geçmiştir, sorsalar hatırlamazsın ama o ilk yediğin tokat hâlâ zihnindeki duvarda Mona Lisa tablosu gibi asılıdır. Unutamazsın. Mutluluk, o ilk bayramdır, acı ise kafanı çevirdiğin her yerde canlanan o tokat sahnesi.
Anlatmak istersin. Olmaz.
Tarif edemediğin şeylerden kurtulamazsın. Kesik kola turnike misali, biraz olsun unutmak istersin. Bu sefer de bir türlü gelmez ambulans, kafandaki trafikten. Gelse de fayda etmez, çok geçtir artık.
Anlatmak istersin. Olmaz.
Doktora gidersin. Tanı koyar, ilaç verir, ama hiç dinlemez. Tarif etmek istedikçe batarsın, konuşmaya çalıştıkça bocalarsın. En sonunda, kendine zarar veren insanların arasında bulursun kendini. Yaklaşır biri yanına, ekmeği böler gibi kırar jiletini ikiye, uzatır sana. Ağlarsın. Siler gözyaşını ve konuşmaya başlar: "Yanan bir evin içindekilerini kurtarmanın yolu; pencereyi veya kapıyı kırmaktır. İçindeki yangından kurtulmak da öyle. Kes kendini, ağlama! Hem.. doktorlar da, 'ağla, açılırsın, rahatlarsın' demedi mi, herkes gibi? Ama sen, tut kendini, ağlama. Çünkü iç yangınının benzini, gözyaşıdır..."
Anlatmak istersin. Olmaz.
Doktordan çıkar karakola gidersin. "Kurtarın beni" diye yalvarırsın. Anlamazlar, dışarı atarlar seni. İçine attıkların gelir aklına, susarsın.
Anlatmak istersin. Olmaz.
Gider bir banka oturup iki elinle yüzünü kapatırsın. Anlatamazsın kimseye, hatta kendine bile. Bilirsin; tüpsüz dalış rekoru dedikleri şey, düşünerek unutmaya çalışmaktır geçmişi sadece.
Anlatmak istersin. Olmaz.
"Anlamayan var mı?" diye sorduğunda öğretmen, utancından susup parmak kaldıramayan çocuksun sen, o yüzden hep aynı sahnede bulursun kendini: tam ortasındayken o rekorun, nefes alarak çırpınırsın geçmişinde. Nefret ede ede yaşamaya çalışırsın, anladığını bile anlatamadan.
Hep anlatmak istersin. Hiç olmaz.
"Nasıl kurtulacağım?" sorusuyla gelirsin kendine. Kimse söylemez de, oturduğun bankın yanındaki tıka basa dolu çöp tenekesinden dibine düşen buruşuk sigara paketi cevap verir sana, "Sigara içmek öldürür" der, utanmadan. "Neyi öldürür?" diye soramadan en yakın büfeye koşarsın, en ucuz sigarayı alırsın ve çıkarır içinden bir tane, yaktırırsın büfedeki ağbiye. İçine çektikçe "ne anladın lan bu dünyadan?" sorusu kemirir boğazını, ama cevap veremezsin. Düşüşünü seyredersin kül olmuş gençliğini, kaldıramadığın o parmağın ucundan. Sonra yine aynı banka gelirsin, bu sefer de fazlalık ettiğini düşündüğün dünya da tokat gibi cevap verir sana; iki kişi çoktan doldurmuştur boşluğunu, sığamazsın oraya da.
Hep anlatmak...
Dışarıda edemez, eve gelirsin. Telefonunu açarsın, arayanlar olmuştur. Mesaj atanlar olmuştur. Merak ede... boş versene. Ulan ilk sigaranı bile başkasına yaktırmışsın. Sırf insanlarla konuşmak için çakmak da taşımazsın. Aslında birine "ateşin var mı?" sorusu soracak kadar bile olsa konuşmak istersin. Yoksa atarsın kendini. Ancak ''ateş var mı?'' diye sorduklarının çoğu ya kibrit, ya da çakmak uzatmak yerine, ''bu boku yiyorsan, küreğini yanında taşı'' diyecekler. Bunu da biliyorsun. Çünkü için zaten cehennem, bir de üstünde taşımak istemiyorsun. Gördün mü bak, ne çok şeyi biliyorsun. Evet, her şeyibiliyosun. En çok da bilmek koymuyor mu...
Artık anlatmak istemezsin. Olmaz da zaten...
Mesut Cihan Demirel.
27 Ocak 2016 Çarşamba
Hasire ed dunyâ (Hacc/11)
Merhaba.
Geç kalınmış, hatta anlamsız ve gereksiz bir itiraf okuyacaksın birazdan...
Eğer yaşınız çift haneli rakamların ilk çeyreğindeyse, herhangi bir şeyin ölebilme ihtimalini düşünemezsiniz. Bu yüzden ölümsüz gibi yaşar ve hata yapmamaya, yalan söylememeye, rol yapmamaya, elinizdekilere sahip çıkmaya çalışırsınız. Hayatın anlık olduğunu unutup korkularına yenik düşebilir bir çocuk o yaşta. Ve bu nedenle ağlamaktan çekinmez. Utanmadan, hayvan gibi içten ağlayabilir. Tüm bunları da, büyüyüp tam tersini yaptığında anlar, bir parça.
O dönemlerde canınızı yakan bir şey olursa asla unutmazsınız. Korkularımızın, sevdiklerimizin, inandıklarımızın ve doğru bildiklerimizin büyük kısmını o yaşlarda ediniriz. Dikkatli bakarsan, çoğu şeyin çocukken beynine işlediğini fark edersin insanın. Bugün bile anne karnındayken, klasik müzik dinletip sakin ruhlu olacağına veya kimin fotoğrafına bakarsan çocuğun büyüyünce ona benzeyeceğine inanılır. "Yedide neyse yetmişte de odur" demelerinin büyük yüzdeli sebebi de budur belki de.
Neyse konuya gireyim.
Aradan neredeyse on beş yıl geçmesine rağmen babamı suçladığım bir olay vardı. Düne kadar da hâlâ suçluyordum. Hani yukarıda "herhangi bir şeyin öleceğine inanmazsın" cümlesi var ya, o gerçek moruk. Ben köpeğimin öleceğine inanmıyordum. Hatta ileride benimle konuşacağını bile düşünüyordum. Öyle bir sevgi vardı ki aramızda, köpeğime sır bile veriyordum. Bir köpek, kafasını boynuna koyup, ön ayaklarını da boynuna sıkıca sarıp uyuyorsa, o küçük kafanın içindeki kocaman dünyanda yaşadığın şeyin tarifi olamaz. Bunun karşılığı da en fazla sırlarını (dünyanın içindeki) paylaşmak olur zaten.
Bizim ilk evimiz: yedi yüz elli metre karelik kocaman bahçesi olan ve üç katlı bir evdi. İnanmazsın belki ama o alana tüm yalnızlığım sığıyordu, hatta zamanla mahalleye taşıyordu. Bu zamanlarda bir köpeğimin olması demek, yalnızlığı yok etmek anlamına geliyordu benim için, anlayacağın.
Peki, sahip olduğun ve sana ait olduğuna inandığın tek şeyin baban tarafından götürülmesi ne demektir, bilir misin? (Yarrağımın başını bilirisin.)
Hayatım boyunca babamı suçladım kuzen, ben. Bunu ona söylemekten de çekinmedim. Neler söyledim, bilsen var ya. Bak emin ol, benim babama söylediğimi, şeytan, Allah'a söylemiş olsaydı Araf (11/18) suresinde; cehennemin ateşini "kün feyekün" diyerek değil, ilk önce kafasını alıp cennetin ayak basılmamış en tenha yerine kadar sürterek götürüp yakardı. Öyle şeyler dedim çocuk beynimle. Büyüyünce de değişmedi ne yazık ki.
Yazarken bile gözlerim doluyor inan bana. Çünkü bu olayı yazmayı bile beceremiyorum. Gözümde canlanıyor o anlar. Hz. Yakup gibi hissediyor insan o yaşlarda bir şeyi kaybedince ve o hisle büyüyor sonra. Şimdi dürüst ol lan, sen neyi sahiplenebilirdin ondan sonra?
Babam, dayanamadı ve yeni bir köpek aldı. Ama olmadı. Hiç sevemedim onu.
Bizim ilçeye haftada bir pazar olurdu ve normalde alamadığın şeyleri orada bulabilirdin. Benim ergen yaşlarımda en çok dinlenen sanatçılar İbrahim Tatlises, Ferdi, Müslüm, Orhan gibi arabesk tarz yapanlar ve Ahmet Kaya'ydı. Ayrıca pop dinleyene ibne gözüyle bakılırdı. Vallah bak. Neyse. Bir gün annemle gezerken pazarı, kasetçinin önünden geçtik. Annem arka tezgahta iç çamaşırı bakarken ben de kasetlere bakıyordum. Hani nasıl söyleyeyim, uzun zaman haber alamadığın birinden mektup gelir ya, ya da ilkokulda en sevdiğin arkadaşını yolda görürsün falan... anla işte lan. Abi, kasetin üstünde DUMAN yazıyordu, altında da albüm ismi "Alışman lazım" yazıyordu. Lan aradan üç yıl geçmiş, on üç bilemedin on beş yaşındayım ve köpeğim, bana "alış artık" diyordu. Köpeğimin adı Duman'dı, evet. Cebimde tam tamına beş milyon vardı. Ama kaset altı milyondu. Pazarcı amcaya "Beş milyonum var ama bu kaseti istiyorum" dedim, adam da "Bu kaseti zaten alan yok, al senin olsun" dedi. Aldım kaseti ve eve geldim. Taktım teybe, ikinci tarafın ilk parçasında çıkmıştı o şarkı ve bana "Belki alışman lazım, bu yalnızlığa..." diyordu. Dinledim. Sardırdım dinledim. Ağladım dinledim. Sürekli dinledim. Sonra taktım A tarafını, benim için en anlamlı parçayı dinledim. "Haberin yok, ölüyorum..." on beş yaşındayken birinin ölmesi, Mario oyununda bölüm sonunda tüm haklarının bitmesi gibi gelir. Ya da atari salonlarında jetonlarının bitmesidir. Yakartopta vurulmak, seksekte çizgiye basmak, körebede ebeye yakalanmak ve saklanbaçta sobelenmektir. Oyundur ölüm.
Babama "Duman da ölmüş müdür?" Diye sorduğumda "Hayvanlar ölmez oğlum, tür değiştirir, şimdi kuş olmuştur." gibi saçma bir teselli cümlesi söyledi. İşin tuhafı, inandım lan.
Ama o yaşların sonunda nefes problemi çekip ölümle burun buruna kalınca, aslında ölümün sadece filmlerde olmadığını anlamıştım. Cüneyt Arkın'ın oynadığı Battal Gazi filmleri de yalancıydı, Kartal Tibet'in oynadığı Tarkan filmleri de. Bu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım.
Ahmet Kaya, öldü dediklerinde bile kaset çıkarmıştı oysa!
Fakat Duman'ın ölme fikri hiç inandırıcı gelmemişti. İnanmıyordum. Niye biliyor musun? Çünkü onu en son gördüğümde yaşıyordu.
Gelelim asıl mevzuya. Askere gitmeden iki yıl önce babaanneme kan kanseri teşhisi kondu. Doktor, amcama "Hüseyin bey, sen de doktorsun ve kandırmaya gerek yok. Anneniz maksimum altı ay yaşar." dedi. Ama tam sekiz yıl yaşadı kuzen. İnanabiliyor musun? Tam sekiz yıl, bir insanın öleceğini bile bile onun gözünün içine bakarak gülmeye çalışmak nasıl bir şey düşüne biliyor musun? Peki, o altı aydan sonra her sabah nefesini kontrol etmeye çalışmayı bilir misin? Ulan, birine hem "ölmeyeceksin" deyip, hem de öleceğini düşünüp kendini sürekli hazırlamak ne demek bilemezsin! Nasrettin Hoca misali işte...
Babaannem öldüğünde, babam yoldaydı moruk. Defin ederken oradaydı ve hiç ağlamadı. Sadece sustu. Akşamına da içti. Dedemin, "içim yanıyor, sen alkol alıyorsun" yükselmesine karşı; "Orman yangını su, organ yangınını rakı söndürür" sözünü de o gün etmişti. Çünkü inanmıyordu öldüğüne. Sonra aradan üç ay geçti ve dedem kollarında öldü. Babam, üç gün ağladı. Ben böyle bir ağlama görmedim. Ses tonu, Cem Adrian'ın Sarı gelin türküsündeki ses oktavına birebir dönüşmüştü. Ben de o anda anlamıştım, hayatın kocaman bir sıfırdan ibaret olduğunu.
Geçen gün babama, "Duman, yaşıyor mudur baba?" diye sordum gülerek. İstemsizce yaptım bunu. O da, kandıramayacağını anlayınca "Köpekler, en fazla on yıl yaşar." dedi. "Bıraksaydın da on yıl kalsaydı yanımda." diye çıkışır gibi oldum, "Oğlum, ben o köpeği götürdüğümde dokuz yaşındaydı zaten." diye kesti sözümü. Sonra devam etti. "Eğer bir şeyin öldüğünü gözlerinle görmezsen inanmazsın. O köpeği çok seviyordun. Ölürse geri gelmeyeceğini bilirdin ama eğer götürürsem bu umutla yaşayabilirdin, ki öyle de oldu. İkinci olanı seçtim. Ama bunu yaparken hayatın anlık olduğunu unuttum. Yine de keşke demiyorum. Diyemiyorum. Keşkeler geri gelmiyor maalesef. Bak bana, annem mi öldü, yoksa babam mı karar veremiyorum. Babamın mevzu açılınca 'rahmetli babam, şöyle derdi' şekilde konuşurken, annem için aynını diyemiyorum..."
Ne kadar çok şeyin varsa, o kadar çok kaybedersin moruk.
Babam, köpeğimin öleceğini biliyordu. Ancak bir şeyi unutmuştu. Ben arabayla kaza yapınca bile araba sürmemeye yemin etmiştim. Yani eğer ölseydi köpeğim, belki her şeyin bir gün yok olacağına inanardım, şimdi ise hiçbir şeye sahip olmak istemiyorum. Çünkü birileri gelip onu alacak zannediyorum. Korktuğun şeyin olma ihtimali, olmasından daha fazla üzüyor insanı. Çünkü birinde sürekli yaşıyorsun, diğerinde bir kere. Bu ölümden daha kötü. Ve maalesef, geri gelmeyeceğini bildiğim bir şeyi beklemeyi çok iyi öğrendim o yaşlarda. Öyle büyüdüm...
Babaannem kanser olduğunda Tarık Akan'ın filmini yaşıyorduk resmen. Hani şu üç kardeşin konu alındığı film. Hatırlarsın işte. O çocuğa nasıl davranıyorlarsa, biz de öyle davranıyorduk. Çocuk, "Öldüğümde bilyelerim senin olsun" demişti ya arkadaşına, benimki ölmeden olmuştu işte. Anlıyor musun?
Babam, annesi öldüğünde neden ağlamadı biliyor musun? Çünkü daha önceden, yani sekiz yıl önce kabullenmişti ölümünü. O günden beri inandırmıştı kendi. Ve ölünce de bedenini koydu toprağa, yirmi dört yaşında gömdüğü kardeşinin mezarına, Ankara'ya.
Ben de ağlamamıştım, Duman'ı götürdüğünde. Sinirlenmiştim. Belki sinirden gizli gizli, yalnız umutlu. Ölmemiştiki benim için. Birazdan koşup gelecekti... Şu an ağlamak o kadar kolay ki. İçten içe de değil, ana bacı söver gibi. Olmuyor hâlâ. Kabullenmek bu kadar kolayken hem de!
Her neyse, ben, babamı affettim kuzen. O çocuk kalan yerim de affetti. Çünkü öleceğini düşünmenden benimle büyüdüğünü zannettiğim köpeğim çoktan öldüğünü biliyorum artık. Belki gittiği ilk gün biliyordum ama artık buna gerçekten inanıyorum.
Bak elinde kalanlara. Dikkatli bak. Kaybedeceksin. Neyin varsa, ya aynı anda, ya da teker teker kaybedeceksin. Aynı gün, üst üste... ama mutlaka!
Ben mi?
Ben sadece, boşluğa bakıp umut etmeyi ve Asr suresinin ikinci ayetini haklı çıkarır gibi yaşamayı öğrenmişim bu geçen sürede. Hatırla, ne diyordu ayette:
"İnsan, ziyan içindedir."
(Asr/2)
Mesut Cihan Demirel.
Geç kalınmış, hatta anlamsız ve gereksiz bir itiraf okuyacaksın birazdan...
Eğer yaşınız çift haneli rakamların ilk çeyreğindeyse, herhangi bir şeyin ölebilme ihtimalini düşünemezsiniz. Bu yüzden ölümsüz gibi yaşar ve hata yapmamaya, yalan söylememeye, rol yapmamaya, elinizdekilere sahip çıkmaya çalışırsınız. Hayatın anlık olduğunu unutup korkularına yenik düşebilir bir çocuk o yaşta. Ve bu nedenle ağlamaktan çekinmez. Utanmadan, hayvan gibi içten ağlayabilir. Tüm bunları da, büyüyüp tam tersini yaptığında anlar, bir parça.
O dönemlerde canınızı yakan bir şey olursa asla unutmazsınız. Korkularımızın, sevdiklerimizin, inandıklarımızın ve doğru bildiklerimizin büyük kısmını o yaşlarda ediniriz. Dikkatli bakarsan, çoğu şeyin çocukken beynine işlediğini fark edersin insanın. Bugün bile anne karnındayken, klasik müzik dinletip sakin ruhlu olacağına veya kimin fotoğrafına bakarsan çocuğun büyüyünce ona benzeyeceğine inanılır. "Yedide neyse yetmişte de odur" demelerinin büyük yüzdeli sebebi de budur belki de.
Neyse konuya gireyim.
Aradan neredeyse on beş yıl geçmesine rağmen babamı suçladığım bir olay vardı. Düne kadar da hâlâ suçluyordum. Hani yukarıda "herhangi bir şeyin öleceğine inanmazsın" cümlesi var ya, o gerçek moruk. Ben köpeğimin öleceğine inanmıyordum. Hatta ileride benimle konuşacağını bile düşünüyordum. Öyle bir sevgi vardı ki aramızda, köpeğime sır bile veriyordum. Bir köpek, kafasını boynuna koyup, ön ayaklarını da boynuna sıkıca sarıp uyuyorsa, o küçük kafanın içindeki kocaman dünyanda yaşadığın şeyin tarifi olamaz. Bunun karşılığı da en fazla sırlarını (dünyanın içindeki) paylaşmak olur zaten.
Bizim ilk evimiz: yedi yüz elli metre karelik kocaman bahçesi olan ve üç katlı bir evdi. İnanmazsın belki ama o alana tüm yalnızlığım sığıyordu, hatta zamanla mahalleye taşıyordu. Bu zamanlarda bir köpeğimin olması demek, yalnızlığı yok etmek anlamına geliyordu benim için, anlayacağın.
Peki, sahip olduğun ve sana ait olduğuna inandığın tek şeyin baban tarafından götürülmesi ne demektir, bilir misin? (Yarrağımın başını bilirisin.)
Hayatım boyunca babamı suçladım kuzen, ben. Bunu ona söylemekten de çekinmedim. Neler söyledim, bilsen var ya. Bak emin ol, benim babama söylediğimi, şeytan, Allah'a söylemiş olsaydı Araf (11/18) suresinde; cehennemin ateşini "kün feyekün" diyerek değil, ilk önce kafasını alıp cennetin ayak basılmamış en tenha yerine kadar sürterek götürüp yakardı. Öyle şeyler dedim çocuk beynimle. Büyüyünce de değişmedi ne yazık ki.
Yazarken bile gözlerim doluyor inan bana. Çünkü bu olayı yazmayı bile beceremiyorum. Gözümde canlanıyor o anlar. Hz. Yakup gibi hissediyor insan o yaşlarda bir şeyi kaybedince ve o hisle büyüyor sonra. Şimdi dürüst ol lan, sen neyi sahiplenebilirdin ondan sonra?
Babam, dayanamadı ve yeni bir köpek aldı. Ama olmadı. Hiç sevemedim onu.
Bizim ilçeye haftada bir pazar olurdu ve normalde alamadığın şeyleri orada bulabilirdin. Benim ergen yaşlarımda en çok dinlenen sanatçılar İbrahim Tatlises, Ferdi, Müslüm, Orhan gibi arabesk tarz yapanlar ve Ahmet Kaya'ydı. Ayrıca pop dinleyene ibne gözüyle bakılırdı. Vallah bak. Neyse. Bir gün annemle gezerken pazarı, kasetçinin önünden geçtik. Annem arka tezgahta iç çamaşırı bakarken ben de kasetlere bakıyordum. Hani nasıl söyleyeyim, uzun zaman haber alamadığın birinden mektup gelir ya, ya da ilkokulda en sevdiğin arkadaşını yolda görürsün falan... anla işte lan. Abi, kasetin üstünde DUMAN yazıyordu, altında da albüm ismi "Alışman lazım" yazıyordu. Lan aradan üç yıl geçmiş, on üç bilemedin on beş yaşındayım ve köpeğim, bana "alış artık" diyordu. Köpeğimin adı Duman'dı, evet. Cebimde tam tamına beş milyon vardı. Ama kaset altı milyondu. Pazarcı amcaya "Beş milyonum var ama bu kaseti istiyorum" dedim, adam da "Bu kaseti zaten alan yok, al senin olsun" dedi. Aldım kaseti ve eve geldim. Taktım teybe, ikinci tarafın ilk parçasında çıkmıştı o şarkı ve bana "Belki alışman lazım, bu yalnızlığa..." diyordu. Dinledim. Sardırdım dinledim. Ağladım dinledim. Sürekli dinledim. Sonra taktım A tarafını, benim için en anlamlı parçayı dinledim. "Haberin yok, ölüyorum..." on beş yaşındayken birinin ölmesi, Mario oyununda bölüm sonunda tüm haklarının bitmesi gibi gelir. Ya da atari salonlarında jetonlarının bitmesidir. Yakartopta vurulmak, seksekte çizgiye basmak, körebede ebeye yakalanmak ve saklanbaçta sobelenmektir. Oyundur ölüm.
Babama "Duman da ölmüş müdür?" Diye sorduğumda "Hayvanlar ölmez oğlum, tür değiştirir, şimdi kuş olmuştur." gibi saçma bir teselli cümlesi söyledi. İşin tuhafı, inandım lan.
Ama o yaşların sonunda nefes problemi çekip ölümle burun buruna kalınca, aslında ölümün sadece filmlerde olmadığını anlamıştım. Cüneyt Arkın'ın oynadığı Battal Gazi filmleri de yalancıydı, Kartal Tibet'in oynadığı Tarkan filmleri de. Bu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım.
Ahmet Kaya, öldü dediklerinde bile kaset çıkarmıştı oysa!
Fakat Duman'ın ölme fikri hiç inandırıcı gelmemişti. İnanmıyordum. Niye biliyor musun? Çünkü onu en son gördüğümde yaşıyordu.
Gelelim asıl mevzuya. Askere gitmeden iki yıl önce babaanneme kan kanseri teşhisi kondu. Doktor, amcama "Hüseyin bey, sen de doktorsun ve kandırmaya gerek yok. Anneniz maksimum altı ay yaşar." dedi. Ama tam sekiz yıl yaşadı kuzen. İnanabiliyor musun? Tam sekiz yıl, bir insanın öleceğini bile bile onun gözünün içine bakarak gülmeye çalışmak nasıl bir şey düşüne biliyor musun? Peki, o altı aydan sonra her sabah nefesini kontrol etmeye çalışmayı bilir misin? Ulan, birine hem "ölmeyeceksin" deyip, hem de öleceğini düşünüp kendini sürekli hazırlamak ne demek bilemezsin! Nasrettin Hoca misali işte...
Babaannem öldüğünde, babam yoldaydı moruk. Defin ederken oradaydı ve hiç ağlamadı. Sadece sustu. Akşamına da içti. Dedemin, "içim yanıyor, sen alkol alıyorsun" yükselmesine karşı; "Orman yangını su, organ yangınını rakı söndürür" sözünü de o gün etmişti. Çünkü inanmıyordu öldüğüne. Sonra aradan üç ay geçti ve dedem kollarında öldü. Babam, üç gün ağladı. Ben böyle bir ağlama görmedim. Ses tonu, Cem Adrian'ın Sarı gelin türküsündeki ses oktavına birebir dönüşmüştü. Ben de o anda anlamıştım, hayatın kocaman bir sıfırdan ibaret olduğunu.
Geçen gün babama, "Duman, yaşıyor mudur baba?" diye sordum gülerek. İstemsizce yaptım bunu. O da, kandıramayacağını anlayınca "Köpekler, en fazla on yıl yaşar." dedi. "Bıraksaydın da on yıl kalsaydı yanımda." diye çıkışır gibi oldum, "Oğlum, ben o köpeği götürdüğümde dokuz yaşındaydı zaten." diye kesti sözümü. Sonra devam etti. "Eğer bir şeyin öldüğünü gözlerinle görmezsen inanmazsın. O köpeği çok seviyordun. Ölürse geri gelmeyeceğini bilirdin ama eğer götürürsem bu umutla yaşayabilirdin, ki öyle de oldu. İkinci olanı seçtim. Ama bunu yaparken hayatın anlık olduğunu unuttum. Yine de keşke demiyorum. Diyemiyorum. Keşkeler geri gelmiyor maalesef. Bak bana, annem mi öldü, yoksa babam mı karar veremiyorum. Babamın mevzu açılınca 'rahmetli babam, şöyle derdi' şekilde konuşurken, annem için aynını diyemiyorum..."
Ne kadar çok şeyin varsa, o kadar çok kaybedersin moruk.
Babam, köpeğimin öleceğini biliyordu. Ancak bir şeyi unutmuştu. Ben arabayla kaza yapınca bile araba sürmemeye yemin etmiştim. Yani eğer ölseydi köpeğim, belki her şeyin bir gün yok olacağına inanardım, şimdi ise hiçbir şeye sahip olmak istemiyorum. Çünkü birileri gelip onu alacak zannediyorum. Korktuğun şeyin olma ihtimali, olmasından daha fazla üzüyor insanı. Çünkü birinde sürekli yaşıyorsun, diğerinde bir kere. Bu ölümden daha kötü. Ve maalesef, geri gelmeyeceğini bildiğim bir şeyi beklemeyi çok iyi öğrendim o yaşlarda. Öyle büyüdüm...
Babaannem kanser olduğunda Tarık Akan'ın filmini yaşıyorduk resmen. Hani şu üç kardeşin konu alındığı film. Hatırlarsın işte. O çocuğa nasıl davranıyorlarsa, biz de öyle davranıyorduk. Çocuk, "Öldüğümde bilyelerim senin olsun" demişti ya arkadaşına, benimki ölmeden olmuştu işte. Anlıyor musun?
Babam, annesi öldüğünde neden ağlamadı biliyor musun? Çünkü daha önceden, yani sekiz yıl önce kabullenmişti ölümünü. O günden beri inandırmıştı kendi. Ve ölünce de bedenini koydu toprağa, yirmi dört yaşında gömdüğü kardeşinin mezarına, Ankara'ya.
Ben de ağlamamıştım, Duman'ı götürdüğünde. Sinirlenmiştim. Belki sinirden gizli gizli, yalnız umutlu. Ölmemiştiki benim için. Birazdan koşup gelecekti... Şu an ağlamak o kadar kolay ki. İçten içe de değil, ana bacı söver gibi. Olmuyor hâlâ. Kabullenmek bu kadar kolayken hem de!
Her neyse, ben, babamı affettim kuzen. O çocuk kalan yerim de affetti. Çünkü öleceğini düşünmenden benimle büyüdüğünü zannettiğim köpeğim çoktan öldüğünü biliyorum artık. Belki gittiği ilk gün biliyordum ama artık buna gerçekten inanıyorum.
Bak elinde kalanlara. Dikkatli bak. Kaybedeceksin. Neyin varsa, ya aynı anda, ya da teker teker kaybedeceksin. Aynı gün, üst üste... ama mutlaka!
Ben mi?
Ben sadece, boşluğa bakıp umut etmeyi ve Asr suresinin ikinci ayetini haklı çıkarır gibi yaşamayı öğrenmişim bu geçen sürede. Hatırla, ne diyordu ayette:
"İnsan, ziyan içindedir."
(Asr/2)
Mesut Cihan Demirel.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)