Merhaba.
Buraya en son ne zaman girdim hatırlamıyorum moruk. Çünkü uzun zamandır sırf yaşamak için yaşıyorum. Cidden bak. Ne inançlı olduğum için intihar etmiyorum, ne de korkak olduğum için yaşmaya devam ediyorum. Dedim ya "sırf yaşamak için" devam ediyorum. Amaçsızca. Çünkü her sabah erken kalkmaya, akşam da Mehmet Pişkin'den Facebook'ta intihar eden yaşlı amcaya kadar seyrederek uyuşup uyumaya çalışıyorum. Neden yaptığımı bilmiyorum moruk. Çünkü intihar düşüncem cidden kırık kemiklerin kaynaması sonucu oluşan sertliğe dönüşüyor her geçen gün. Belki de, belki bir şey olur, belki Allah... neyse ya.
Üç gün önce, çalar saatimin sesini değiştirdim. Saat 06:35'te Leyla ile Mecnun dizisinin Geri Dönme müziğiyle uyanıyordum üç gün öncesine kadar. Bunu kendime espri olsun diye yapmıştım. Çünkü duygusal bir müzikti, yatağımı terk ederken duygusallaşıyordum falan anladın sen. Eheheh.
Üç gün önce çalar saatin müziğini Ahmet Kaya'nın Dokunma Yanarsın parçası yaptım. Bu sefer de çalar saatten erken kalkıyorum. Sırf müzik çalarsa kapatmayayım diye. Çok seviyorum o şarkıyı nabıyım. Ancak her kalktığımda sela okuyor hoca. Ama üç gündür ha. Yatağın içinde kendi selamı dinler gibi rahatlıyorum, gevşiyorum ve tam uyukluyorum derken çalar saat başlıyor çalmaya ve müziği sonuna kadar dinleyip kapatıyorum. Dini ve milli ritüeller gibi.
Ben düşündüm, sen de düşün kuzen. İnsan dediğimiz varlık, bir damla tükürükle bile ölüyor lan. Ama bu amcık varlık var ya, kendini hâlâ eski mısır firavunları gibi tanrı sanıyor. Dile getiremese de öyle yaşıyor. Ölmüyor gibi yaşıyor. "Para için sağlığını hiç ediyor, sağlığı için kazandığı parayı." Kısır ve iğrenç bir döngüdeyiz. Değirmen gibi hep yineleniyor.
Kimseye kendini anlatamıyorsun. Anlatamazsın da. Bu amına koduğumun insanı, gördüğüne inanır, gördüğünü anladığını sanar, ama anlamaz. Görüntüye, şekle şemale önem verir çünkü. Böyle orospudur insan.
Sürekli gülen, hiçbir şey anlatmayan, hep dinleyen, boş boş tavana bakan, sürekli dalan... insanları üzmeyin la.
Bir gün olsun kendini dünyanın en adi insanı olarak düşün. Kendine haksızlık yapıldığını değil de her haksızlığı sen yapmışsın gibi davran. Kendini sevmeyi bırak. Acıma. Kumar oyna, bile bile yenil. Sosyal medya hesaplarının şifresini değiş ve unut, girme birkaç gün ölmezsin. Rahatla. Öldüğünü düşün. Ölünce sana ne olacağını değil de, öldüğünde insanların ne yapacağını düşün. Bak bakalım bir anlamı kalıyor mu ölümünün de yaşamının da.
Neyse çok fazla uzatmayacam. Her an ölebilme ihtimalim olduğu için, 4. Kitabımın muhtemel adını, ufak ve son spoilerla verip çok uzun bir süre girmeyecem buraya. Kitap da birkaç yıl içinde çıkar ve jübilemi etmiş olurum. Hadi selametle.
Kitap adı: "CESET TORBASI"
"Dünya nedir biliyor musun, Yağız?" diye seslendi Emre. Cevap vermemi bile beklemeden, "Ceset torbasından ibarettir. Ne olacağını tahmin edersin, ama bilmezsin. O yüzden sinirliyiz Tanrı'ya. Kader hariç her şeyin spoilerını verdiği için..." dedi ve sustu, devam etmedi. Dinlemiyormuş gibi davranıp, "Geçenlerde bir kitap okudum." şeklinde atılıyorum, "Olay terminalde başlıyor. Çocuğun biri terminalde tuvalete giriyor, kapıyı kapatıp işini hallederken kapının arkasında çakıyla çizilmiş 'Orospu Şermin' yazısını ve altında da numarasını görüyor. Sırf can sıkıntısından numarayı kaydedip çıkıyor dışarı. Neyse, uzatmayayım, arıyor numarayı. Sonra olaylar gelişiyor. En sonunda da aynı terminalin tuvaletinde intiharla bitiyor." Emre, "Garip kitapmış" diyor. Sadece bunu diyebiliyor. Biraz önceki konuşmasını hatırlamıyor bile. Çünkü Emre... (devamını kitap çıktığında okursun)
Çilingir Bayram'ın oğlu Camcı Habib.
2 Mart 2017 Perşembe
31 Ekim 2016 Pazartesi
Çıkmaz sokak
Bugün, her şeyi düzeltebileceklerine inanarak uyandı kadın. O nedenle balkona hazırladı kahvaltıyı. Çünkü bir zamanlar, yani mutluyken, sırf yıldızları sevdiği için on birinci katı tutmuştu adam, kendini yakın hissetsin diye. Bunu düşünüp elinde kalan son inancıyla mutlu olmaya çalışıyordu.
Belki de geçmişdeki mutluluklar, şu anda ayakta tutuyordu onu.
Bir yandan kahvaltı masasını, gelin arabası edasıyla süslüyor, diğer yandan da Yeşilçam'ın aşk filmi jenerikleri gibi şakıyordu. Mutlu olmalıydı, çünkü "Yeni yıla nasıl girersen tüm yıl öyle geçer" batılına bile inanıyordu.
Ancak uyandırmaya gittiğinde, bir türlü alışamadığı o aynı soğukluk yansıyordu adamdan. Bu kez tutamadı kendini ve
"Sen, benim çıkmaz sokağımsın! Lütfen anla artık." diye haykırdı.
Adam, yine umursamaz bir tavırla,
"Bir kitapta okumuştum; çıkmaz sokaktan kurtulmanın tek yolu, ters yöne ilerlemekmiş" dedi, aynı soğukluğuyla.
Bu kez hiç cevap vermedi kadın, sadece ardına döndü ve çıktı odadan. Aradan on dakika geçti. Tam on dakikalık hareketsizlikten sonra, çıktı odadan, adam. Evde ölü sessizliği vardı. Nereye baksa, neye dokunsa ölüm kokuyordu. Çıplak ayaklarla balkona ilerledi. Sanki komut verilmişçesine. Çift kişilik kahvaltı masasını süzdü. Kendisi için yapılan onca emeği seyrederken boş tabakdaki kağıda takıldı gözleri. İstemsizce aldı eline. Çok ağır hareketlerle açtı dörde katlanmış kağıdı:
"Çıkmaz sokak hayatsa, ters yönü ölümdür. Umarım cehennem vardır, çünkü çok üşüyorum. Hoşça kal..."
Dörde katlanmış kağıdı okuduktan sonra buruşturup balkondan fırlattı adam. Bakmadı bile aşağıya. Bir bardak çay koydu kendine. Sonra dolu tabağın olduğu taraftaki sandalyeye oturup kahvaltısını yaptı. Tabağını ve çayını bitirdi. Doygunluk hissine kapılınca da, masayı öylece bırakıp çıkıp gitti, önce balkondan, sonra da evden...
Saklandığı yerden çıktı kadın, "Ruhsuz orospu çocuğu!" dedi, masayı toplarken...
Adamın "Bir kitapta okumuştum" dediği kitap da, John Verdon'ınmış.
İmza: alt komşu.
Belki de geçmişdeki mutluluklar, şu anda ayakta tutuyordu onu.
Bir yandan kahvaltı masasını, gelin arabası edasıyla süslüyor, diğer yandan da Yeşilçam'ın aşk filmi jenerikleri gibi şakıyordu. Mutlu olmalıydı, çünkü "Yeni yıla nasıl girersen tüm yıl öyle geçer" batılına bile inanıyordu.
Ancak uyandırmaya gittiğinde, bir türlü alışamadığı o aynı soğukluk yansıyordu adamdan. Bu kez tutamadı kendini ve
"Sen, benim çıkmaz sokağımsın! Lütfen anla artık." diye haykırdı.
Adam, yine umursamaz bir tavırla,
"Bir kitapta okumuştum; çıkmaz sokaktan kurtulmanın tek yolu, ters yöne ilerlemekmiş" dedi, aynı soğukluğuyla.
Bu kez hiç cevap vermedi kadın, sadece ardına döndü ve çıktı odadan. Aradan on dakika geçti. Tam on dakikalık hareketsizlikten sonra, çıktı odadan, adam. Evde ölü sessizliği vardı. Nereye baksa, neye dokunsa ölüm kokuyordu. Çıplak ayaklarla balkona ilerledi. Sanki komut verilmişçesine. Çift kişilik kahvaltı masasını süzdü. Kendisi için yapılan onca emeği seyrederken boş tabakdaki kağıda takıldı gözleri. İstemsizce aldı eline. Çok ağır hareketlerle açtı dörde katlanmış kağıdı:
"Çıkmaz sokak hayatsa, ters yönü ölümdür. Umarım cehennem vardır, çünkü çok üşüyorum. Hoşça kal..."
Dörde katlanmış kağıdı okuduktan sonra buruşturup balkondan fırlattı adam. Bakmadı bile aşağıya. Bir bardak çay koydu kendine. Sonra dolu tabağın olduğu taraftaki sandalyeye oturup kahvaltısını yaptı. Tabağını ve çayını bitirdi. Doygunluk hissine kapılınca da, masayı öylece bırakıp çıkıp gitti, önce balkondan, sonra da evden...
Saklandığı yerden çıktı kadın, "Ruhsuz orospu çocuğu!" dedi, masayı toplarken...
Adamın "Bir kitapta okumuştum" dediği kitap da, John Verdon'ınmış.
İmza: alt komşu.
2 Ekim 2016 Pazar
Bir de şey var abi
Konuşmaya başlamak ayrı, devam etmek daha ayrı, hele bitirmeye çalışmak apayrı bir durum be abi. Çünkü buraya gelene kadar aklımda o kadar çok şey oluyo ki, unutma korkusu bile unutmamı sağlıyor. Özellikle de "Bir de şey var abi" dedikten sonra gelen yutkunamamak hissi öldürüyor beni.
Yani abi, senin zamanında radyonun içini açıp insan arayan arkadaşların vardı. Büyüdü mü onlar? Bazen görüyorum onları da, çok mutlular be abi. Ben de seni hep gülerken hatırlıyorum.
Geçen sünnetinden kalan cd'leri bilgisayara takıp sarılırken neyi fark ettim, biliyo musun abi? Yalnızlık her şeyi yaptırırmış insana. Ama her şeyi. Şimdi hak veriyorum onlara.
Hani Tyler, "Yumurtayı kırmadan omlet yapamazsın" diyo ya abi, radyoyu kırmadan da yalnız olduğunu anlayamıyorsun. Ama anlaman zaman alıyo.
Beni bırakırsan böyle konuşurum abi. Ama dinlemesen de kal yanımda, niye biliyon mu; deli sanmasınlar diye.
Hatırlıyo musun, tahtadan silah yapıp birbirimizi vururduk? Vuran kişi ağzıyla "Dıkşın" der, diğerimiz de Cüneyt Arkın gibi vurulma rolü yapardı. Ben aslında gerçekten ölüyorum, biliyo musun abi? Hem de Cüneyt Arkın... yok yok Yılmaz Güney gibi fiyakalı ha. Ama bu sefer hayat "Dıkşın" dedi be abi.
Affet be abi. Müjde vermeye geldim, neler anlattım, yine başını şişirdim. Ha bak, söylemeyi unuttum, heyecanlanınca kekelemiyorum artık.
Hiç öyle "Geç oldu, git" falan deme. Gizli gizli gelmedim bu sefer yanına. Anneme söyledim de geldim.
"Bir de şey var abi." Beş yıl geçmiş...
"Bir de şey var abi."
Yutkunabilsem hızlı söylecektim, olmadı yine. Oysa ne çok prova yapmıştım evde...
Şey abi, aynı hastalığı taşıyomuşuz. Doktor, babama söylerken duydum.
Bir de abi... Seninle aynı yere gömebilirlermiş beni. Hani beş seneyi geçmiş ya. Artık hiç ayrılmayacağız..
Değil mi abi?
Mesut Cihan Demirel
Yani abi, senin zamanında radyonun içini açıp insan arayan arkadaşların vardı. Büyüdü mü onlar? Bazen görüyorum onları da, çok mutlular be abi. Ben de seni hep gülerken hatırlıyorum.
Geçen sünnetinden kalan cd'leri bilgisayara takıp sarılırken neyi fark ettim, biliyo musun abi? Yalnızlık her şeyi yaptırırmış insana. Ama her şeyi. Şimdi hak veriyorum onlara.
Hani Tyler, "Yumurtayı kırmadan omlet yapamazsın" diyo ya abi, radyoyu kırmadan da yalnız olduğunu anlayamıyorsun. Ama anlaman zaman alıyo.
Beni bırakırsan böyle konuşurum abi. Ama dinlemesen de kal yanımda, niye biliyon mu; deli sanmasınlar diye.
Hatırlıyo musun, tahtadan silah yapıp birbirimizi vururduk? Vuran kişi ağzıyla "Dıkşın" der, diğerimiz de Cüneyt Arkın gibi vurulma rolü yapardı. Ben aslında gerçekten ölüyorum, biliyo musun abi? Hem de Cüneyt Arkın... yok yok Yılmaz Güney gibi fiyakalı ha. Ama bu sefer hayat "Dıkşın" dedi be abi.
Affet be abi. Müjde vermeye geldim, neler anlattım, yine başını şişirdim. Ha bak, söylemeyi unuttum, heyecanlanınca kekelemiyorum artık.
Hiç öyle "Geç oldu, git" falan deme. Gizli gizli gelmedim bu sefer yanına. Anneme söyledim de geldim.
"Bir de şey var abi." Beş yıl geçmiş...
"Bir de şey var abi."
Yutkunabilsem hızlı söylecektim, olmadı yine. Oysa ne çok prova yapmıştım evde...
Şey abi, aynı hastalığı taşıyomuşuz. Doktor, babama söylerken duydum.
Bir de abi... Seninle aynı yere gömebilirlermiş beni. Hani beş seneyi geçmiş ya. Artık hiç ayrılmayacağız..
Değil mi abi?
Mesut Cihan Demirel
27 Ağustos 2016 Cumartesi
Yoruluyorum
Merhabalar.
Bizim evin hemen aşağısında yıpranmış bir durak var. Canım sıkılınca oraya gider otururum, çünkü hiç kalabalık olmaz. Karşısında da harabeye dönmüş, ağzına kadar tıka basa doldurulmuş baya büyük çöp konteyneri var. Nedenini bilmiyorum, ancak akrabam gibidir kendisi. Bazen içindeki fazlalıkları çıkarıp dibine bırakırım. Buna bir anlam veremesem de hep tekrarlarım. Hani yaşattığını yaşamadan ölmez ya insan, bir gün, ya da bazen bana da böyle yapan, yani içimdekileri hafifletecek biri olsa diyedir belki. Bilmiyorum.
Durağın arkasında kocaman park var. Hatta durak ile park bitişiktir. Parkta çokça bank olsa da ben, parktaki banklar yerine genelde gider durakta otururum. Çünkü zamanın cidden su gibi akıp gittiğini sadece yarım saatte bir gelen otobüsten anlıyorum. İki seferde akşam oluyor sanki.
Bugün yine oturuyorum durakta. Telefonumda da o sıra Grup Yorum'un "Bu Kente Yalnızlık Çöktüğü Zaman" parçası çalıyo. Yaşça büyük bir adam geldi. Müziğin sesini kısmadım. Zaten adam da eşlik ederek dinledi, dinlerken de cebinden kaçak sigarasından bir dal çıkarıp içti. Parça o kadar uzunmuş ki, ikinciyi yaktı. Üç fırt çekmeden otobüs göründü ufukta. (Yaklaşık 200 m.) Sonra otobüs iyice yaklaşımca, bizimki telaşla çekmeye başladı sigarayı. Korku anındaki nefes alışverişi gibi.
Neyse, abimiz, otobüsün fren yapıp yavaşlamasıyla önce cebinden başkasına ait olan indirimli kartı çıkardı, sonra da bana dönüp, "Teröristleri dinleme gardaş" dedi. Diğer taraftan da ağzındaki kaçak sigarayı, durağın demirinde söndürmeye çalışıp durağın arkasındaki parka fırlattı...
Konuşacak, kıyas edecek o kadar çok cümlem varken sustum. Otobüs gözden kaybolunca da doğrulup eve geldim.
İşte bu kadar.
Mesut Cihan Demirel.
Bizim evin hemen aşağısında yıpranmış bir durak var. Canım sıkılınca oraya gider otururum, çünkü hiç kalabalık olmaz. Karşısında da harabeye dönmüş, ağzına kadar tıka basa doldurulmuş baya büyük çöp konteyneri var. Nedenini bilmiyorum, ancak akrabam gibidir kendisi. Bazen içindeki fazlalıkları çıkarıp dibine bırakırım. Buna bir anlam veremesem de hep tekrarlarım. Hani yaşattığını yaşamadan ölmez ya insan, bir gün, ya da bazen bana da böyle yapan, yani içimdekileri hafifletecek biri olsa diyedir belki. Bilmiyorum.
Durağın arkasında kocaman park var. Hatta durak ile park bitişiktir. Parkta çokça bank olsa da ben, parktaki banklar yerine genelde gider durakta otururum. Çünkü zamanın cidden su gibi akıp gittiğini sadece yarım saatte bir gelen otobüsten anlıyorum. İki seferde akşam oluyor sanki.
Bugün yine oturuyorum durakta. Telefonumda da o sıra Grup Yorum'un "Bu Kente Yalnızlık Çöktüğü Zaman" parçası çalıyo. Yaşça büyük bir adam geldi. Müziğin sesini kısmadım. Zaten adam da eşlik ederek dinledi, dinlerken de cebinden kaçak sigarasından bir dal çıkarıp içti. Parça o kadar uzunmuş ki, ikinciyi yaktı. Üç fırt çekmeden otobüs göründü ufukta. (Yaklaşık 200 m.) Sonra otobüs iyice yaklaşımca, bizimki telaşla çekmeye başladı sigarayı. Korku anındaki nefes alışverişi gibi.
Neyse, abimiz, otobüsün fren yapıp yavaşlamasıyla önce cebinden başkasına ait olan indirimli kartı çıkardı, sonra da bana dönüp, "Teröristleri dinleme gardaş" dedi. Diğer taraftan da ağzındaki kaçak sigarayı, durağın demirinde söndürmeye çalışıp durağın arkasındaki parka fırlattı...
Konuşacak, kıyas edecek o kadar çok cümlem varken sustum. Otobüs gözden kaybolunca da doğrulup eve geldim.
İşte bu kadar.
Mesut Cihan Demirel.
16 Ağustos 2016 Salı
Hazır duvar demişken
Merhaba moruk.
Kurgu sever misin, bilmiyorum ama bunu senle paylaşmak istedim. Uzun zamandır yazmıyodum, iyi geldi...
Kendimi bildim bileli bu tuvaletteyim. Pislik temizliyorum. Sabah namazından yarım saat önce açıyorum, yatsı namazından sonra kapatıyorum. Camiye çok yakı. Bir kere zorla babam Kur'an kursuna yolladı, mesafeyi oradan biliyorum. Dindar değilim, hiç de olmadım. Bir keresinde Yakub ibnesi, sırf ona gülüyorum diye tokat atmıştı bana. O günden beri gitmiyorum. Geçen cuma öldü, cenazesine katıldım, başka bir imam, "Hakkınızı helal ediyor musunuz?" diye sordu üç kere, üçünde de helal ettim. Sırf mahşerde karşılaşmayalım diye.
Hazır mahşer demişken...
Çekmecede çakmağımı buldum da, o yüzden aklıma Baturay geldi. Günahını aldım bugün, ama bu vesileyle de sigara içmedim. Bir nevi sevaba girdi sayılır. İnşallah o beni duyar da hakkını helal etmez. Sevmediğinden değil ha, mahşerde bulamazsam diye çok korkuyorum. Kocaman yer, kim kime dum duma.
Boktan bir yerdeyim demiştim ya, ya da tuvalet, neyse işte. İnsanın içi dışı bir olduğunu pislik temizlerken anladım. Burada başıma gelen tek güzel şey, frekansını zor tutturduğum radyoda çalan Neşet Ertaş'ın "Ah yalan dünya" türküsüydü. Onun da yarısını önümde durup adres soran tır şoförü yüzünden dinleyemedim zaten. Hayat işte.
Hazır tır demişken...
Baturay, hiç otobüse binmezdi. Evi ile okul arasında yaklaşık 3 km yol vardı ama o hep yürürdü. Çarşıda buluşurmak için sözleşirdik, gene yürürdü. Hep yürürdü.
Bizim burada, merkezde Kongre Müzesi var. Müzenin yanında da kocaman Atatürk heykeli. İşaret parmağıyla yeri gösterir. Bunu ilk Baturay fark etmişti. Hem de kafası güzelken.
Hep orada buluşurduk. Çünkü Baturay, kafası güzelken o heykele bakıp, "Atatürk, resmen buraya gelin diyor lan" demişti ve Sonra da dönüp şöyle eklemişti; "Ata'mın işaret ettiği yerde buluşalım."
O günden sonra hep orada buluştuk. Bazen Baturay'ı orada sızarken bulurduk.
Bir Songül'ü severdi, bir de Galatasaray'ı. Ama ne Songül'ü Galatasaray gibi severdi, ne de Galatasaray'ı Songül gibi.
Zaten uyuşturucuya da ilkokul beşinci sınıfta başlamıştı. Songül'ü unutmak için. Ya da Ersin'in elini tutmasını unutmak için. Ama muhakkak unutmak için.
Bally çekerken, "niye yürüyorum biliyor musun?" diye sormuştu. Daha cevap bile vermeden "çünkü" demişti, "bir gün böyle yolda yürürken lüks bi' araba yanımda duracak, içinden çok zengin, zengin olduğu kadar yaşlı ve çirkin götleğin teki çıkıp hayatımı değiştirecek gibi boktan bi' umudum var. Belki saçma ama cidden en büyük umudum bu. Zenginler zor ölür biliyorum, o yüzden tedavisi imkansız olan hastalığa yakalanan bi' orospu çocuğunun dünyadaki son çılgınlığı olma hayalim var anlayacağın. O yüzden yürüyorum." Ben de önce içimden, "zenginler, imkansıza inanmaz amına koyim" ardından da dışımdan "zengin olup beni unutma ha" demiştim.
Sonraları ben de yürüdüm. İnanmıyordum ama istemsizce yürüdüm. Hep yürüdüm. Hâlâ da yürüyorum.
Neden mi?
Çünkü o konuşmadan üç ay sonra yani dün, bir tırın altında kalmış Baturay. Hayali gerçekleşemeden öldü gitti. Ben devraldım görevi. Çünkü düşündüm de, benim de bu dünyada başıma gelmesini bekleyecek daha iyi bir umudum yoktu.
Hazır umut demişken...
Songül'ün düğünü varmış haftaya. Varmış, diyorum çünkü davetiyesi gelmiş. Cenazeye gitmeden önce eve uğramıştım, o arada gördüm. İşin tuhafı ne biliyor musun kuzen, gözlerim sadece "Ersin&Songül" ibaresini aradı istemsizce, fakat yazmıyordu. Yoksa içer içer gidip düğünlerini basar "ulan iki gün yas tutun orospu çocukları" derdim. Olmadı.
Çünkü Baturay'ın öldüğünü de Songül'den öğrenmiştim. Belki ikisi de vicdan yapar diye düşündüm. Çünkü Ersin ibnesi, bile bile Songül'le takılmıştı. On bir yaşından beri de başkasını sevememişti Baturay. Nasıl sevsin ki?
Dün "Baturay'a vuran tır şoförü, Songül'den vicdanlıymış, sanki gerçeği biliyormuş gibi onu aramış" demiştim, tabii gerçeği sonra öğrenmiştim.
Bizim Batu, hiç telefon şifresi koymazdı. Gerçi numara da kaydetmezdi. Çünkü ezbere bilirdi herkesi. Bir tek Songül'ü kaydetmiş, hem de "Acil" diye. Çünkü onu unutmaya çalışırken aklında tutamazdı. Haklı da.
Kazadan sonra aramışlar Songül'ü, o göt de beni aradı, baya saydı sövdü. Hiç sesimi çıkarmadım. Diyeceğini deyip kapattı yüzüme zaten. Sonra aradım Batu'yu, öldü dediler. Bugün gömdük işte...
Ben mi?
Cenazeden beri yürüyorum. Kime sorsam çakmak yok. İçimden "Hepiniz mi Yeşilay'cı oldunuz a ibneler" diyorum. "Ulan Baturay, ölmenin sırası mıydı, çakmağım sende kaldı..." diye hayıflanırken yine bu boktan yere geldim, ya da tuvalet, neyse işte.
Hazır Baturay demişken...
Demin paspas atarken aklıma takıldı moruk, şimdi bu Songül, harbi nasıl unutacak ulan Baturay'ı?
Neyse ya, her tarafı bok götürüyor zaten, az laf, çok iş. Müşteri gelmeden temizleyeyim şurayı. Ulan Bünyamin, temizlemekle biter mi dünyanın boku?
Hazır bok demişken... nasılsınız?
Mesut Cihan Demirel.
Kurgu sever misin, bilmiyorum ama bunu senle paylaşmak istedim. Uzun zamandır yazmıyodum, iyi geldi...
Kendimi bildim bileli bu tuvaletteyim. Pislik temizliyorum. Sabah namazından yarım saat önce açıyorum, yatsı namazından sonra kapatıyorum. Camiye çok yakı. Bir kere zorla babam Kur'an kursuna yolladı, mesafeyi oradan biliyorum. Dindar değilim, hiç de olmadım. Bir keresinde Yakub ibnesi, sırf ona gülüyorum diye tokat atmıştı bana. O günden beri gitmiyorum. Geçen cuma öldü, cenazesine katıldım, başka bir imam, "Hakkınızı helal ediyor musunuz?" diye sordu üç kere, üçünde de helal ettim. Sırf mahşerde karşılaşmayalım diye.
Hazır mahşer demişken...
Çekmecede çakmağımı buldum da, o yüzden aklıma Baturay geldi. Günahını aldım bugün, ama bu vesileyle de sigara içmedim. Bir nevi sevaba girdi sayılır. İnşallah o beni duyar da hakkını helal etmez. Sevmediğinden değil ha, mahşerde bulamazsam diye çok korkuyorum. Kocaman yer, kim kime dum duma.
Boktan bir yerdeyim demiştim ya, ya da tuvalet, neyse işte. İnsanın içi dışı bir olduğunu pislik temizlerken anladım. Burada başıma gelen tek güzel şey, frekansını zor tutturduğum radyoda çalan Neşet Ertaş'ın "Ah yalan dünya" türküsüydü. Onun da yarısını önümde durup adres soran tır şoförü yüzünden dinleyemedim zaten. Hayat işte.
Hazır tır demişken...
Baturay, hiç otobüse binmezdi. Evi ile okul arasında yaklaşık 3 km yol vardı ama o hep yürürdü. Çarşıda buluşurmak için sözleşirdik, gene yürürdü. Hep yürürdü.
Bizim burada, merkezde Kongre Müzesi var. Müzenin yanında da kocaman Atatürk heykeli. İşaret parmağıyla yeri gösterir. Bunu ilk Baturay fark etmişti. Hem de kafası güzelken.
Hep orada buluşurduk. Çünkü Baturay, kafası güzelken o heykele bakıp, "Atatürk, resmen buraya gelin diyor lan" demişti ve Sonra da dönüp şöyle eklemişti; "Ata'mın işaret ettiği yerde buluşalım."
O günden sonra hep orada buluştuk. Bazen Baturay'ı orada sızarken bulurduk.
Bir Songül'ü severdi, bir de Galatasaray'ı. Ama ne Songül'ü Galatasaray gibi severdi, ne de Galatasaray'ı Songül gibi.
Zaten uyuşturucuya da ilkokul beşinci sınıfta başlamıştı. Songül'ü unutmak için. Ya da Ersin'in elini tutmasını unutmak için. Ama muhakkak unutmak için.
Bally çekerken, "niye yürüyorum biliyor musun?" diye sormuştu. Daha cevap bile vermeden "çünkü" demişti, "bir gün böyle yolda yürürken lüks bi' araba yanımda duracak, içinden çok zengin, zengin olduğu kadar yaşlı ve çirkin götleğin teki çıkıp hayatımı değiştirecek gibi boktan bi' umudum var. Belki saçma ama cidden en büyük umudum bu. Zenginler zor ölür biliyorum, o yüzden tedavisi imkansız olan hastalığa yakalanan bi' orospu çocuğunun dünyadaki son çılgınlığı olma hayalim var anlayacağın. O yüzden yürüyorum." Ben de önce içimden, "zenginler, imkansıza inanmaz amına koyim" ardından da dışımdan "zengin olup beni unutma ha" demiştim.
Sonraları ben de yürüdüm. İnanmıyordum ama istemsizce yürüdüm. Hep yürüdüm. Hâlâ da yürüyorum.
Neden mi?
Çünkü o konuşmadan üç ay sonra yani dün, bir tırın altında kalmış Baturay. Hayali gerçekleşemeden öldü gitti. Ben devraldım görevi. Çünkü düşündüm de, benim de bu dünyada başıma gelmesini bekleyecek daha iyi bir umudum yoktu.
Hazır umut demişken...
Songül'ün düğünü varmış haftaya. Varmış, diyorum çünkü davetiyesi gelmiş. Cenazeye gitmeden önce eve uğramıştım, o arada gördüm. İşin tuhafı ne biliyor musun kuzen, gözlerim sadece "Ersin&Songül" ibaresini aradı istemsizce, fakat yazmıyordu. Yoksa içer içer gidip düğünlerini basar "ulan iki gün yas tutun orospu çocukları" derdim. Olmadı.
Çünkü Baturay'ın öldüğünü de Songül'den öğrenmiştim. Belki ikisi de vicdan yapar diye düşündüm. Çünkü Ersin ibnesi, bile bile Songül'le takılmıştı. On bir yaşından beri de başkasını sevememişti Baturay. Nasıl sevsin ki?
Dün "Baturay'a vuran tır şoförü, Songül'den vicdanlıymış, sanki gerçeği biliyormuş gibi onu aramış" demiştim, tabii gerçeği sonra öğrenmiştim.
Bizim Batu, hiç telefon şifresi koymazdı. Gerçi numara da kaydetmezdi. Çünkü ezbere bilirdi herkesi. Bir tek Songül'ü kaydetmiş, hem de "Acil" diye. Çünkü onu unutmaya çalışırken aklında tutamazdı. Haklı da.
Kazadan sonra aramışlar Songül'ü, o göt de beni aradı, baya saydı sövdü. Hiç sesimi çıkarmadım. Diyeceğini deyip kapattı yüzüme zaten. Sonra aradım Batu'yu, öldü dediler. Bugün gömdük işte...
Ben mi?
Cenazeden beri yürüyorum. Kime sorsam çakmak yok. İçimden "Hepiniz mi Yeşilay'cı oldunuz a ibneler" diyorum. "Ulan Baturay, ölmenin sırası mıydı, çakmağım sende kaldı..." diye hayıflanırken yine bu boktan yere geldim, ya da tuvalet, neyse işte.
Hazır Baturay demişken...
Demin paspas atarken aklıma takıldı moruk, şimdi bu Songül, harbi nasıl unutacak ulan Baturay'ı?
Neyse ya, her tarafı bok götürüyor zaten, az laf, çok iş. Müşteri gelmeden temizleyeyim şurayı. Ulan Bünyamin, temizlemekle biter mi dünyanın boku?
Hazır bok demişken... nasılsınız?
Mesut Cihan Demirel.
4 Temmuz 2016 Pazartesi
Gevelemek
Merhaba.
Uçak düşerken, ağır eşyaları atıp durdurmaya çalışırlar ama sadece düşüşü birkaç saniye geciktirirler ya filmlerde, kesin seyretmişsindir. Benim de şu an ona ihtiyacım var, yükümü hafifletmeliyim. Yani düşmemi durdurmasa da, biraz mola verdirsin yeter. Umarım birileri okur ve erken fark eder bazı şeyleri.
Doğru bir insan olmayabilirsin. Hatta denesen de doğru biri olamayabilirsin. Ama unutma! Bu, asla doğruları konuşmayacağın anlamına gelmez.
Dürüst olmak, iyi biri olduğun anlamına da gelmez. Tıpkı her platformda dolaşan ve adaletin eşitlikle aynı anlama gelmediğini gösteren karikatür gibi.
Yani bir insan, en yakın arkadaşına rahatlıkla ölmek istediğini söyleyebilir, ancak ailesinin yanında söyleyemez. Bu onu iyi yapar, ama dürüst yapmaz. Her neyse.
Birisi size "yaptığınız en kötü şey nedir?" diye sorsa asla doğruyu söylemezsiniz, tıraşlarsınız. Çünkü yaptığınız kötülükleri bazen hatırlarsınız fakat beyniniz koruma psikolojisini devreye sokup kaseti sarmaya başlar. Yani insan kendine bile dürüst değildir.
Kötülüğün en sağlam maskesi, başkalarına "ben suçluyum" demektir. İnsanlara suçlu olduğunuzu itiraf ederseniz sizi dürüst zannedip üzerinize gelmezler. Bir futbol müsabakasında, kaybeden tarafın teknik direktörü "bu mağlubiyet benim" deyip istifa ettiğinde, taraftarlar "delikanlı adam" der, bir gün öncesinde ana bacı sövse bile.
O nedenle, "yaptığın en kötü şey nedir?" sorusuna genelde çoğumuz "burnumdan çıkardığım sümüğü duvara sürmek" veya "tuvaletimi yapıp temizlemeden çıkmak" tarzında şeyler deriz. Biraz daha dürüst olanlarımız "evdeki vazoyu kırıp kardeşimin üzerine atmak" der, ancak bu geçmiş ve bir anlamı kalmayan olaylardır.
Çünkü hiç kimse "sırf topu var diye kankası olmaya çalıştığım ama normalde sikimde olmayan insanları kullandım" demez. Mecbur kalmadığımız sürece kullanmadığımız malzemeler gibidir bazı insanlar. O yüzden, "yoklukta gider" mantığımızı sikeyim.
İyi biri gibi görünmek için her kötü olaya tepki vermeye çalışırız. Dürüst görünmek için ise kötü olduğunu belirtsek de aslında umurumuzda olmadığını söylemeye çalışırız.
Buradan da şu sonuç çıkar; insanlar değişmez, sadece duyguları bastırılır.
Mutlu olamıyorum moruk. Hırsım, hayalim ve daha birçok duygumu yok etti bu dünya. Hissizleşmedim ama uyuştum. Hayatımdaki en güçlü insanlar ya öldü, ya da zamanla oyun hamuruna döndü.
Şu yaşıma kadar tanıdığım insanların büyük kısmının amaçları ya çok para kazanmaktı, ya da karşı cins tavlamaktı. Okuduğu kitaplardan, seyrettiği filmlere, ırklarına ve hatta burçlarına kadar saçma sapan özellikleriyle üstünlük sağlamak derdine düştüler.
İnsan, büyüdüğünü zamanla yaptıklarının ve söylediklerinin zıttını savunarak anlar.
Dürüst olmak, asla bir şey kazandırmaz. En fazla üç beş kişi "helal olsun be" der, onlar da zamanla siklemez bu durumu. Çünkü hiç kimse, kendinde olmayanı uzun süre savunmaz.
Doğruluk, dürüstlük ve iyilik. Bunların anasını sikeyim sayın seyirciler.
Etrafımızdaki insanların çoğunu ya sevmeyiz, ya da umursamayız. Çünkü kendimizi ve konumumuzu önünde ve arkasında olduğumuz insanlara göre ayarlamaya çalışırız. Hayatında dürüst olabileceğin belli başlı anlar vardır. O anlarda da genelde kendin için doğru olanı yapmaya çalışırsın, bu seni iyi yapar, ancak asla dürüst yapmaz. Çünkü dürüstlüğün ödülünü yanlış anlaşılmanın elinden alırsın ve otomatikman kötü görünürsün. Ve hiç kimse, ne yanlış anlaşılmak ister, ne de kötü görünmek... (do you andırstend?)
Çünkü görüntü her şeydir. Birilerine iyi görünmek ve birilerinden iyi görünmek zorunda olduğumuz bir hayat mücadelemiz var. (Ne yazık ki)
Bizim evin altında durak ve onun tam karşısında da bir çöp konteyneri var. Dün o çöp konteynerinin karşısına oturup seyrettim. O kadar dolmuştu ki, kan bağım var sandım. Sarılmak istedim. Çünkü insanların attığı pisliğe rağmen orada dimdik duruyordu. On yıla yakın buradaydım ve o konteyner hiç değişmedi. O kadar pisliğe ben maruz kalsam kesin intihar ederdim, ama o etmedi. Tuhaf.
Herkes hissizleştiğinden yakınır ya, aslında hiç kimse hissiz değildir moruk. Çünkü uyuşmayı hissizlik zannederiz. Herkesin yediği darbeler var, eyvallah ama darbe sadece sinirleri zedeler. Sürekli darbe alan yerde uyuşma olur, dövme yaptıranlar iyi bilir. O uyuşukluk hissi de, darbe kesildiği zaman biter. Yani hiç birimiz, sürekli darbe almadık kardeşim.
Ben hissediyorum hacı. Sikilmekten folloş olmuş orospu amı gibi de olsam hissediyorum. Hissetmeden yaşayamaz insan, sadece uyuşukken neyi yaşadığını anlayamaz.
Bu dünyada, hissizleştirecek kadar iyilik yapmaz kimse sana. Bunu da sikindirik tumblr sayfana eklersin bileklerini kesen kadın fotoğrafıyla.
Bak, yine beceremedim adam gibi anlatmayı. Zaten neyi doğru düzgün becerdik ki amına koyim.
....
Ve tekrar çeviri hatası yüzünden atom bombası yemiş Japonya gibi hissetmeye başlayıp uyuştuğumda devam edecek bu yazı...
Mesut Cihan Demirel.
Uçak düşerken, ağır eşyaları atıp durdurmaya çalışırlar ama sadece düşüşü birkaç saniye geciktirirler ya filmlerde, kesin seyretmişsindir. Benim de şu an ona ihtiyacım var, yükümü hafifletmeliyim. Yani düşmemi durdurmasa da, biraz mola verdirsin yeter. Umarım birileri okur ve erken fark eder bazı şeyleri.
Doğru bir insan olmayabilirsin. Hatta denesen de doğru biri olamayabilirsin. Ama unutma! Bu, asla doğruları konuşmayacağın anlamına gelmez.
Dürüst olmak, iyi biri olduğun anlamına da gelmez. Tıpkı her platformda dolaşan ve adaletin eşitlikle aynı anlama gelmediğini gösteren karikatür gibi.
Yani bir insan, en yakın arkadaşına rahatlıkla ölmek istediğini söyleyebilir, ancak ailesinin yanında söyleyemez. Bu onu iyi yapar, ama dürüst yapmaz. Her neyse.
Birisi size "yaptığınız en kötü şey nedir?" diye sorsa asla doğruyu söylemezsiniz, tıraşlarsınız. Çünkü yaptığınız kötülükleri bazen hatırlarsınız fakat beyniniz koruma psikolojisini devreye sokup kaseti sarmaya başlar. Yani insan kendine bile dürüst değildir.
Kötülüğün en sağlam maskesi, başkalarına "ben suçluyum" demektir. İnsanlara suçlu olduğunuzu itiraf ederseniz sizi dürüst zannedip üzerinize gelmezler. Bir futbol müsabakasında, kaybeden tarafın teknik direktörü "bu mağlubiyet benim" deyip istifa ettiğinde, taraftarlar "delikanlı adam" der, bir gün öncesinde ana bacı sövse bile.
O nedenle, "yaptığın en kötü şey nedir?" sorusuna genelde çoğumuz "burnumdan çıkardığım sümüğü duvara sürmek" veya "tuvaletimi yapıp temizlemeden çıkmak" tarzında şeyler deriz. Biraz daha dürüst olanlarımız "evdeki vazoyu kırıp kardeşimin üzerine atmak" der, ancak bu geçmiş ve bir anlamı kalmayan olaylardır.
Çünkü hiç kimse "sırf topu var diye kankası olmaya çalıştığım ama normalde sikimde olmayan insanları kullandım" demez. Mecbur kalmadığımız sürece kullanmadığımız malzemeler gibidir bazı insanlar. O yüzden, "yoklukta gider" mantığımızı sikeyim.
İyi biri gibi görünmek için her kötü olaya tepki vermeye çalışırız. Dürüst görünmek için ise kötü olduğunu belirtsek de aslında umurumuzda olmadığını söylemeye çalışırız.
Buradan da şu sonuç çıkar; insanlar değişmez, sadece duyguları bastırılır.
Mutlu olamıyorum moruk. Hırsım, hayalim ve daha birçok duygumu yok etti bu dünya. Hissizleşmedim ama uyuştum. Hayatımdaki en güçlü insanlar ya öldü, ya da zamanla oyun hamuruna döndü.
Şu yaşıma kadar tanıdığım insanların büyük kısmının amaçları ya çok para kazanmaktı, ya da karşı cins tavlamaktı. Okuduğu kitaplardan, seyrettiği filmlere, ırklarına ve hatta burçlarına kadar saçma sapan özellikleriyle üstünlük sağlamak derdine düştüler.
İnsan, büyüdüğünü zamanla yaptıklarının ve söylediklerinin zıttını savunarak anlar.
Dürüst olmak, asla bir şey kazandırmaz. En fazla üç beş kişi "helal olsun be" der, onlar da zamanla siklemez bu durumu. Çünkü hiç kimse, kendinde olmayanı uzun süre savunmaz.
Doğruluk, dürüstlük ve iyilik. Bunların anasını sikeyim sayın seyirciler.
Etrafımızdaki insanların çoğunu ya sevmeyiz, ya da umursamayız. Çünkü kendimizi ve konumumuzu önünde ve arkasında olduğumuz insanlara göre ayarlamaya çalışırız. Hayatında dürüst olabileceğin belli başlı anlar vardır. O anlarda da genelde kendin için doğru olanı yapmaya çalışırsın, bu seni iyi yapar, ancak asla dürüst yapmaz. Çünkü dürüstlüğün ödülünü yanlış anlaşılmanın elinden alırsın ve otomatikman kötü görünürsün. Ve hiç kimse, ne yanlış anlaşılmak ister, ne de kötü görünmek... (do you andırstend?)
Çünkü görüntü her şeydir. Birilerine iyi görünmek ve birilerinden iyi görünmek zorunda olduğumuz bir hayat mücadelemiz var. (Ne yazık ki)
Bizim evin altında durak ve onun tam karşısında da bir çöp konteyneri var. Dün o çöp konteynerinin karşısına oturup seyrettim. O kadar dolmuştu ki, kan bağım var sandım. Sarılmak istedim. Çünkü insanların attığı pisliğe rağmen orada dimdik duruyordu. On yıla yakın buradaydım ve o konteyner hiç değişmedi. O kadar pisliğe ben maruz kalsam kesin intihar ederdim, ama o etmedi. Tuhaf.
Herkes hissizleştiğinden yakınır ya, aslında hiç kimse hissiz değildir moruk. Çünkü uyuşmayı hissizlik zannederiz. Herkesin yediği darbeler var, eyvallah ama darbe sadece sinirleri zedeler. Sürekli darbe alan yerde uyuşma olur, dövme yaptıranlar iyi bilir. O uyuşukluk hissi de, darbe kesildiği zaman biter. Yani hiç birimiz, sürekli darbe almadık kardeşim.
Ben hissediyorum hacı. Sikilmekten folloş olmuş orospu amı gibi de olsam hissediyorum. Hissetmeden yaşayamaz insan, sadece uyuşukken neyi yaşadığını anlayamaz.
Bu dünyada, hissizleştirecek kadar iyilik yapmaz kimse sana. Bunu da sikindirik tumblr sayfana eklersin bileklerini kesen kadın fotoğrafıyla.
Bak, yine beceremedim adam gibi anlatmayı. Zaten neyi doğru düzgün becerdik ki amına koyim.
....
Ve tekrar çeviri hatası yüzünden atom bombası yemiş Japonya gibi hissetmeye başlayıp uyuştuğumda devam edecek bu yazı...
Mesut Cihan Demirel.
19 Haziran 2016 Pazar
Neden Baba?
Merhaba.
Yine haziranın ikinci haftasıydı. Yaşım daha on dört. Cebinizde biraz para varsa ve yalnızsanız, yapacağınız en iyi şey ruh uyuşturmasıdır. Ben de öyle yapmıştım. On lira param vardı. Her yalnız çocuğun yaptığı gibi, hiç tereddüt etmedim atari salonuna giderken. Çünkü yaklaşık yirmi jeton demekti bu ve aynı zamanda, o günü kurtarmak anlamına da geliyordu bir bakıma.
Çünkü yalnızdım.
Farklı yazılsa da aynı anlama gelen kelimeler vardır. Tamamen farklı kelimelerle taban tabana zıt cümleler inşa edebilirsiniz, ancak aynı anlamlar çıkarabilirsiniz. Bunu "kadınlar 'git' diyorsa, aslında 'gitme' demek istiyordur" tarzında algılama, olur mu, lütfen.
Bir çocuk, atari salonlarına sadece yalnızlığını gizlemek için gider ve mutlu olduğunu düşünür. Aslında mutsuzdur. Televizyon, sadece yalnızlar için neşe kaynağıdır. Şu an sosyal medya da öyle. Milyonlarca takipçin olması hiçbir şeyi değişmez. Ne kadar çoksa o kadar yalnız kalırsın. Gerçi azsa da öyle.
Arkadaşlarım çok genç yaşta sigaraya başlamıştı, ben futbolla ilgilendiğim için içmiyordum. Bir de anne faktörü vardı tabii. Her neyse. Cebimdeki parayla bir paket Marlboro marka sigara alabiliyordum, üzerine de magnum dondurma yiyebiliyordum. Şu anda nasıl telefon modelleri, araba anahtarları vs. girilen ortamda hava atmaya yarıyorsa, o zamanlarda da içtiğin sigara markası bunu sağlıyordu bizim aramızda. En azından sahte de olsa arkadaşım olabilirdi. Fakat bu, asla kârlı bir iş değildi. Ergen aklı basit çalışır. Aldığın haz, çektiğin çileye değmiyorsa vazgeçersin. Bu kadardır hayat senin için. Tabii büyüyünce değişir işler. Şu anki amaçlarını düşünürsen ne demek istediğimi çok iyi anlarsın.
Cebimde on lira para vardı ve yalnızdım. Atari salonuna giderken pazardan geçmek zorunda kaldım. Kitap tezgahında "babalar gününe özel indirim!" nidası atan abi dikkatimi çekmişti. O yaşıma kadar sadece Power Rangers'ın boyama kitabını okumuştum. Lakin sadece boyamıştım. Okuma alışkanlığı için yapılan bir kitaptı, yine de kimse okumazdı. Her neyse. Tezgaha yöneldim. Kitapları inceledim. "Ne kadar?" diye sordum, "İstediğin 4 kitap beş lira ufaklık" cevabını aldım. "Ufaklık" hitabından yola çıkarak, hemen ufak çaplı bir sağlama yaptım kafamda. On liranın hepsini atari salonuna verirsem babam çok kızardı. Çünkü gereksiz ve kazançsız harcama olurdu. O nedenle, beş lirayı kitaplara, geriye kalan beş lirayı da ateri salonuna verip babama da "kitap aldım baba, tatilde okurum" diyecektim. Bu plana göre, babamın belki duygulanıp yine para verebilme ihtimali vardı. En güzel kısmı da buydu işte. Sonuçta babam, dört kitaba beş lira verdiğimi zannetmezdi. Babalar, kitaba verilen paraya acımaz. Çocuksanız, kendi planlarınıza sadık kalırsınız. Sonuna kadar gidersiniz.
Kitapçıya on lira verip beş kitap ve beş lira para üzeri aldım. Kitapçı abi bir tane de kendi hediye etmişti. Atari salonuna gittim. On jeton aldım ama hiç bana sıra gelmedi. Bir saat boyunca başkalarının oyununu seyrettim. Sinirlendim. Kitapları geri vereyim, hem zaman geçer diye düşündüm. A planı daha sonuca ulaşmadan B planı devreye girmişti. Bu durum, elektrik kesintisi olmadan devreye giren jeneratör olayına benziyordu. Ne demiştik, planlardan, ibadet eden sadık kullar yaratılabilir. "Neden?" sorusunun cevabını bildiği halde ifa ederler.
Geriye döndüğümde polis arabası vardı, tezgahın önünde durmuş kitapları topluyordu. Sadece "korsan kitap" anonsunu duydum telsizden. Korktum. Ardıma bile bakmadan eve geldim. Odama girdim. Kitap poşetini masaya koydum ve polisleri bekledim. Sanki masada eroin vardı.
Akşama kadar kimse gelmedi. Sabah oldu yine gelen yoktu. Babam her şeyi öğrenecek diye ödüm kopuyordu ama kimse gelmiyordu. Sanki cennette payıma düşen yer cehennem manzaralıydı. Her an düşebilme korkusuyla izdivaç halindeydim. Zaten bu dünyada korkunun sebebi kendi değildi. En büyük korku. Düşmek.
İkinci günün sabahında da dışarı çıkamayınca kitapları yakayım diye düşündüm. Deliller yok olursa kimse bilemezdi. Evden kibrit alıp uzaklaştım. Beş kitap ve ben. Yaktım hepsini. Gerçi panikten dolayı tüm kibritler (40) bitmişti ama olsun. Sadece birkaç sayfa kalmıştı yanmayan. O sayfaları da yırtayım, deyip katlanmayacak hale gelene kadar yırttım. Bir sayfa kaldı elimde. Meraktan okudum:
"İki farklı ipi birinine sıkıca aynı düğümle bağlayıp farklı yönlere doğru çekersen, bir zaman sonra kopar, ama açılmaz aynı yerden. Ben de öyleyim baba. Hep aynı yaştayım doğum günümde. Hem tekrar doğdum, hem tekar öldüm aynı günde. Şimdi söyle bana, kaç düğüm daha gerekli boğazıma 'baban öldü' gerçeğini yutkunmamak için? O halde bu yıl da Kıyamet kopsun, günün kutlu olsun."
Bir arkadaşım, babasını cebinde anahtar olmadığı için kaybetti. Kapıyı açabilse kurtarabilirdi. Ama olmadı. Bir filmde "kaybetmek, anlıktır" diyordu. İnsan da öyle değil mi? An'lardan ibaret. Bir anda var olur, bir anda yok olursun. Bu gerçeği hazmettiğinde anlayacaksın.
Eskiden "üç saniye içinde, telefondaki bütün numaraların çarpımını söyleyebilir misin?" sorusuna verdiğin "0" cevabının yerine "hayatım" diyebiliyorsun artık. Kocaman sıfırdan ibaret çünkü hayatın. (Anlamayanlar için)
Bu dünya, kumar masası moruk. kazandığın her şeyi kaybetmeden kalkamayacaksın o masadan.
O yüzden elindekilerin kıymetini tek bir güne sığdırmaya çalışma. Sonra sığamazsın dünyaya.
Bu kadar.
Mesut Cihan Demirel.
Yine haziranın ikinci haftasıydı. Yaşım daha on dört. Cebinizde biraz para varsa ve yalnızsanız, yapacağınız en iyi şey ruh uyuşturmasıdır. Ben de öyle yapmıştım. On lira param vardı. Her yalnız çocuğun yaptığı gibi, hiç tereddüt etmedim atari salonuna giderken. Çünkü yaklaşık yirmi jeton demekti bu ve aynı zamanda, o günü kurtarmak anlamına da geliyordu bir bakıma.
Çünkü yalnızdım.
Farklı yazılsa da aynı anlama gelen kelimeler vardır. Tamamen farklı kelimelerle taban tabana zıt cümleler inşa edebilirsiniz, ancak aynı anlamlar çıkarabilirsiniz. Bunu "kadınlar 'git' diyorsa, aslında 'gitme' demek istiyordur" tarzında algılama, olur mu, lütfen.
Bir çocuk, atari salonlarına sadece yalnızlığını gizlemek için gider ve mutlu olduğunu düşünür. Aslında mutsuzdur. Televizyon, sadece yalnızlar için neşe kaynağıdır. Şu an sosyal medya da öyle. Milyonlarca takipçin olması hiçbir şeyi değişmez. Ne kadar çoksa o kadar yalnız kalırsın. Gerçi azsa da öyle.
Arkadaşlarım çok genç yaşta sigaraya başlamıştı, ben futbolla ilgilendiğim için içmiyordum. Bir de anne faktörü vardı tabii. Her neyse. Cebimdeki parayla bir paket Marlboro marka sigara alabiliyordum, üzerine de magnum dondurma yiyebiliyordum. Şu anda nasıl telefon modelleri, araba anahtarları vs. girilen ortamda hava atmaya yarıyorsa, o zamanlarda da içtiğin sigara markası bunu sağlıyordu bizim aramızda. En azından sahte de olsa arkadaşım olabilirdi. Fakat bu, asla kârlı bir iş değildi. Ergen aklı basit çalışır. Aldığın haz, çektiğin çileye değmiyorsa vazgeçersin. Bu kadardır hayat senin için. Tabii büyüyünce değişir işler. Şu anki amaçlarını düşünürsen ne demek istediğimi çok iyi anlarsın.
Cebimde on lira para vardı ve yalnızdım. Atari salonuna giderken pazardan geçmek zorunda kaldım. Kitap tezgahında "babalar gününe özel indirim!" nidası atan abi dikkatimi çekmişti. O yaşıma kadar sadece Power Rangers'ın boyama kitabını okumuştum. Lakin sadece boyamıştım. Okuma alışkanlığı için yapılan bir kitaptı, yine de kimse okumazdı. Her neyse. Tezgaha yöneldim. Kitapları inceledim. "Ne kadar?" diye sordum, "İstediğin 4 kitap beş lira ufaklık" cevabını aldım. "Ufaklık" hitabından yola çıkarak, hemen ufak çaplı bir sağlama yaptım kafamda. On liranın hepsini atari salonuna verirsem babam çok kızardı. Çünkü gereksiz ve kazançsız harcama olurdu. O nedenle, beş lirayı kitaplara, geriye kalan beş lirayı da ateri salonuna verip babama da "kitap aldım baba, tatilde okurum" diyecektim. Bu plana göre, babamın belki duygulanıp yine para verebilme ihtimali vardı. En güzel kısmı da buydu işte. Sonuçta babam, dört kitaba beş lira verdiğimi zannetmezdi. Babalar, kitaba verilen paraya acımaz. Çocuksanız, kendi planlarınıza sadık kalırsınız. Sonuna kadar gidersiniz.
Kitapçıya on lira verip beş kitap ve beş lira para üzeri aldım. Kitapçı abi bir tane de kendi hediye etmişti. Atari salonuna gittim. On jeton aldım ama hiç bana sıra gelmedi. Bir saat boyunca başkalarının oyununu seyrettim. Sinirlendim. Kitapları geri vereyim, hem zaman geçer diye düşündüm. A planı daha sonuca ulaşmadan B planı devreye girmişti. Bu durum, elektrik kesintisi olmadan devreye giren jeneratör olayına benziyordu. Ne demiştik, planlardan, ibadet eden sadık kullar yaratılabilir. "Neden?" sorusunun cevabını bildiği halde ifa ederler.
Geriye döndüğümde polis arabası vardı, tezgahın önünde durmuş kitapları topluyordu. Sadece "korsan kitap" anonsunu duydum telsizden. Korktum. Ardıma bile bakmadan eve geldim. Odama girdim. Kitap poşetini masaya koydum ve polisleri bekledim. Sanki masada eroin vardı.
Akşama kadar kimse gelmedi. Sabah oldu yine gelen yoktu. Babam her şeyi öğrenecek diye ödüm kopuyordu ama kimse gelmiyordu. Sanki cennette payıma düşen yer cehennem manzaralıydı. Her an düşebilme korkusuyla izdivaç halindeydim. Zaten bu dünyada korkunun sebebi kendi değildi. En büyük korku. Düşmek.
İkinci günün sabahında da dışarı çıkamayınca kitapları yakayım diye düşündüm. Deliller yok olursa kimse bilemezdi. Evden kibrit alıp uzaklaştım. Beş kitap ve ben. Yaktım hepsini. Gerçi panikten dolayı tüm kibritler (40) bitmişti ama olsun. Sadece birkaç sayfa kalmıştı yanmayan. O sayfaları da yırtayım, deyip katlanmayacak hale gelene kadar yırttım. Bir sayfa kaldı elimde. Meraktan okudum:
"İki farklı ipi birinine sıkıca aynı düğümle bağlayıp farklı yönlere doğru çekersen, bir zaman sonra kopar, ama açılmaz aynı yerden. Ben de öyleyim baba. Hep aynı yaştayım doğum günümde. Hem tekrar doğdum, hem tekar öldüm aynı günde. Şimdi söyle bana, kaç düğüm daha gerekli boğazıma 'baban öldü' gerçeğini yutkunmamak için? O halde bu yıl da Kıyamet kopsun, günün kutlu olsun."
Bir arkadaşım, babasını cebinde anahtar olmadığı için kaybetti. Kapıyı açabilse kurtarabilirdi. Ama olmadı. Bir filmde "kaybetmek, anlıktır" diyordu. İnsan da öyle değil mi? An'lardan ibaret. Bir anda var olur, bir anda yok olursun. Bu gerçeği hazmettiğinde anlayacaksın.
Eskiden "üç saniye içinde, telefondaki bütün numaraların çarpımını söyleyebilir misin?" sorusuna verdiğin "0" cevabının yerine "hayatım" diyebiliyorsun artık. Kocaman sıfırdan ibaret çünkü hayatın. (Anlamayanlar için)
Bu dünya, kumar masası moruk. kazandığın her şeyi kaybetmeden kalkamayacaksın o masadan.
O yüzden elindekilerin kıymetini tek bir güne sığdırmaya çalışma. Sonra sığamazsın dünyaya.
Bu kadar.
Mesut Cihan Demirel.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)